Bir kral, sarayındaki bilgelerden dünyadaki tüm bilgeliği özetleyen, en kısa haliyle tek bir cümleye sığdırılmış bir tavsiye istedi. Bu cümleyi elmas yüzüğünün altına kazıtmak ve yalnızca çaresiz kaldığı, hiçbir çıkış yolunun bulunmadığı bir anda açıp okumak istiyordu.
Bu elbette zor bir görevdi. Ancak bakanlarından biri öne çıktı ve şöyle dedi:
Kral merak içindeydi ama sözünü tuttu ve yüzüğü açmadı.
Günler geçti ve bir gün ülkesi işgale uğradı, kral yenik düştü. Düşmandan kaçıp dağlara sığınmak zorunda kaldı. Kaçarken öyle bir noktaya geldi ki, yol bitti ve önünde sadece uçsuz bucaksız, derin bir uçurum belirdi. Ne ileri gidebiliyordu ne de geri dönebiliyordu. Düşman atlarının nal sesleri ise her saniye biraz daha yaklaşıyordu.
Bekledi... Atların sesleri o kadar yaklaşmıştı ki, esir düşmesi artık an meselesiydi.
İşte tam o an, elmas yüzüğünü açtı, içine baktı ve o sessizliğin ortasında kahkahalarla gülmeye başladı. Tüm vadi onun gülüşüyle çınladı. Çünkü orada son derece sade ama çok derin bir cümle yazıyordu:
İstediği tüm o büyük bilgelik bu kısacık cümlede gizliydi: "Bu da geçer".
Gerçekten de öyle oldu. Düşman askerleri muhtemelen başka bir yola sapmışlardı; atların nal sesleri yavaş yavaş uzaklaşıp kayboldu.
Sonrasında kral yeniden ordusunu topladı, ülkesini geri aldı. Bütün krallıkta bağımsızlığa yeniden kavuşmanın şerefine büyük ve görkemli bir şölen düzenlendi. Boynunda çelenklerle, içi çiçeklerle dolu arabasında ilerliyordu. İnsanlar sevinç çığlıkları atıyor, çiçekler saçıyor, şarkılar söyleyip dans ediyordu.
İşte tam o zafer ve coşku anında, kral elmas yüzüğünü tekrar açtı ve o cümleyi bir kez daha okudu:"Bu da geçer"
Ve o an, onun aydınlandığı an oldu.
Çünkü hayatta hüzün de gelir, neşe de gelir... Ve hepsi geçip gider. Geriye kalan tek şey, gelip geçene sarsılmadan şahitlik eden o özdür.
Bu elbette zor bir görevdi. Ancak bakanlarından biri öne çıktı ve şöyle dedi:
"Yüzüğü ben hazırlayacağım. Ancak başka hiçbir seçeneğin kalmayana, ölümle yüz yüze gelene ve en derin çaresizliği yaşayana kadar sakın onu açma. Çünkü onun anlamını ancak o zaman kavrayacaksın."
Kral merak içindeydi ama sözünü tuttu ve yüzüğü açmadı.
Günler geçti ve bir gün ülkesi işgale uğradı, kral yenik düştü. Düşmandan kaçıp dağlara sığınmak zorunda kaldı. Kaçarken öyle bir noktaya geldi ki, yol bitti ve önünde sadece uçsuz bucaksız, derin bir uçurum belirdi. Ne ileri gidebiliyordu ne de geri dönebiliyordu. Düşman atlarının nal sesleri ise her saniye biraz daha yaklaşıyordu.
Bekledi... Atların sesleri o kadar yaklaşmıştı ki, esir düşmesi artık an meselesiydi.
İşte tam o an, elmas yüzüğünü açtı, içine baktı ve o sessizliğin ortasında kahkahalarla gülmeye başladı. Tüm vadi onun gülüşüyle çınladı. Çünkü orada son derece sade ama çok derin bir cümle yazıyordu:
"Bu da geçer."
İstediği tüm o büyük bilgelik bu kısacık cümlede gizliydi: "Bu da geçer".
Gerçekten de öyle oldu. Düşman askerleri muhtemelen başka bir yola sapmışlardı; atların nal sesleri yavaş yavaş uzaklaşıp kayboldu.
Sonrasında kral yeniden ordusunu topladı, ülkesini geri aldı. Bütün krallıkta bağımsızlığa yeniden kavuşmanın şerefine büyük ve görkemli bir şölen düzenlendi. Boynunda çelenklerle, içi çiçeklerle dolu arabasında ilerliyordu. İnsanlar sevinç çığlıkları atıyor, çiçekler saçıyor, şarkılar söyleyip dans ediyordu.
İşte tam o zafer ve coşku anında, kral elmas yüzüğünü tekrar açtı ve o cümleyi bir kez daha okudu:"Bu da geçer"
Ve o an, onun aydınlandığı an oldu.
Çünkü hayatta hüzün de gelir, neşe de gelir... Ve hepsi geçip gider. Geriye kalan tek şey, gelip geçene sarsılmadan şahitlik eden o özdür.