-
- Katılım
- 22 Mart 2025
-
- Mesajlar
- 57
-
- Tepkime puanı
- 7
-
- Puan
- 8
İnsanlar, nedenlerini bilmedikleri için sonuçları amaç sanırlar. Böylece sonucu alır ve geçmişe bir gerekçe uydururlar.
Her şey nedensellik (causality) üzerinden çözülmeye çalışılır; oysa ortada yalnızca olmuş olan ve zorunlu olarak olmakta olan vardır.
Herhangi bir şeye gerekçe üretilmesinin nedeni, belirsizliği yumuşatma ve yatıştırma çabasıdır.
Burada görmek istemediğimiz şey, evrenin acımasızlığı ve umursamazlığıdır.
İnsan, kendini değersiz görmeye katlanamaz ve bu nedenle gerçeği bükmeye başlar.
Çünkü insan beyni, bilinmeyeni bir tehdit olarak algılar. Bu durum bedende istenmeyen bir acı ve rahatsızlık yaratır.
Psişe açısından anlamsızlık, varoluşsal kaygının temel kaynaklarından biridir.
Bu yüzden insan:
Ben buna “indigenmiş gerçeklik” diyorum. Çünkü gerçek, hiçbir zaman yargısız ve filtresiz okunmaz.

Bu kapsamda, bazı kadim öğretilerde, gerçekliği yargılamadan yapılan gözlemcilik “aydınlanma” olarak adlandırılır.
Aydınlanma; zihnin tüm üretimini durdurmak, aklı, dili ve manaları işlevsiz hale getirmek olarak anlatılır.
Oysa bu mümkün değildir. Mümkün olduğunu söyleyenlerin yaşadığı durum, büyük olasılıkla vücut tarafından salgılanan halüsinojenik kimyasalların etkisidir. Zaten bu hissiyatın kalıcı olması söz konusu değildir.
Aydınlanma; evrensel işleyişi hiçbir zaman tam olarak çözemeyeceğini bilmek, bu konuda kendini tüketmekten vazgeçmek ve hayata yaşamak için geldiğini anlamaktır.
Bu konuyu çok daha derin tartışabiliriz; çünkü birçok spiritüel yaklaşım buna itiraz edecektir.
İnsan, ne kadar istese de mana üretmekten kaçamaz.
Çünkü insan ve diğer tüm canlılar, bilinçli olmasalar bile, sürekli bilgi biriktirirler. Bu bilgi, deneyimsel değil, kalıtımsaldır.
İnsanın yerleşik korkuları vardır. Bu korkular, doğar doğmaz öğrenilmeye başlanan çeşitli kavramlarla baskılanmaya ve yatıştırılmaya çalışılır.
Bilinç arttıkça, bu yatıştırmalar yetersiz kalmaya mahkûmdur. Böylece insan, kendine yalan söylemeye başlar. Beyin; korkuyu baskılamak, örtmek, unutturmak ve kaygıyı bertaraf etmek için, konuşulan dil ve yaşanılan kültür içinde hazırda bulunan inanışları ve düşünce kalıplarını kullanır. Devamında, bu yalanları birbirine anlatarak dış onay bekler.
Yani canlılar, acıdan kaçışa programlıdır ve her canlı bu doğrultuda evrilmektedir.
Dolayısıyla evrime karşı gelmeye yönelik her çaba, yersizdir ve çok pahalıya mal olur; çünkü ters teper.
Gerçeği örtbas etmenin yollarından biri de, insan tarafından üretilmiş olan “başarı” kavramıdır.
Farkındalığı ve IQ’su düşük bireylerde, başarı her şeyin amacı olarak görülür.
Bu tanımlara uymayan kişiler ise yetersiz, motivasyonsuz, sorumsuz, asosyal, ezik gibi etiketlerle tanımlanır. Oysa bu anlatı, kendini normal sanan fakat zihinsel işleyişi eksik olanların hikâyesidir.
Motivasyonsuzluk, bir eksiklik olarak görülür; ancak aslında bu durum biyolojik bir savunma mekanizmasıdır. Beynin yaptığı fayda–maliyet ve risk hesabının bir sonucudur. Beyin tehlike ve risk algıladığında geri çekilir. Bu, kaygıyı yatıştıran otomatik bir koruma sistemidir.
Kısacası yaşam döngüsünde beyin, önceden gelen bilgi kapsamında kendi gerçekliğini simüle eder.
Hatta “ego” denilen olgu, bu simülasyonun motorudur. Ego, sanıldığı gibi yok edilmesi gereken bir şey değildir.
Genel olarak, var olan ve varlığını sürdüren hiçbir şeyin bir amacı yoktur. Olan biten şeyler bir ilkeye tabidir; tıpkı yerçekimi gibi. Yani olan, olması gerektiği için olmuyor. Çünkü bu bir gereklilik değil, evrensel bir zorunluluktur. Spinoza’nın ifadesiyle bu ilke: Conatus.
Bizler; kavramlar içinde sıkışmış, ontolojik fakat yarattığımız sanal avatarları kendimiz sanan varlıklarız.
Bu aslında yanlış değildir; çünkü bu da bir gerekliliktir. Evrim izin vermeden, yani altyapısı oluşmadan, hakikate tekâmül edemeyiz.
Gelecekte, bilincin ontolojik yöne ya da salt gerçekliğe değil; sanal âlemlere daha fazla yöneleceğini düşünüyorum. Teknoloji bunu mümkün kıldığında, herkes kendi evrenini simüle etmeye başlayacak ve bu durum toplumsal norm haline gelecektir.
Halihazırda, bir simülasyonda yaşamadığımızı kim garanti edebilir?
Her şey nedensellik (causality) üzerinden çözülmeye çalışılır; oysa ortada yalnızca olmuş olan ve zorunlu olarak olmakta olan vardır.
Herhangi bir şeye gerekçe üretilmesinin nedeni, belirsizliği yumuşatma ve yatıştırma çabasıdır.
Burada görmek istemediğimiz şey, evrenin acımasızlığı ve umursamazlığıdır.
İnsan, kendini değersiz görmeye katlanamaz ve bu nedenle gerçeği bükmeye başlar.
Çünkü insan beyni, bilinmeyeni bir tehdit olarak algılar. Bu durum bedende istenmeyen bir acı ve rahatsızlık yaratır.
Psişe açısından anlamsızlık, varoluşsal kaygının temel kaynaklarından biridir.
Bu yüzden insan:
- Nedene amaç ekler,
- Sonuca gerekçe uydurur,
- Rastlantıyı kader haline getirir.
Ben buna “indigenmiş gerçeklik” diyorum. Çünkü gerçek, hiçbir zaman yargısız ve filtresiz okunmaz.

Bu kapsamda, bazı kadim öğretilerde, gerçekliği yargılamadan yapılan gözlemcilik “aydınlanma” olarak adlandırılır.
Aydınlanma; zihnin tüm üretimini durdurmak, aklı, dili ve manaları işlevsiz hale getirmek olarak anlatılır.
Oysa bu mümkün değildir. Mümkün olduğunu söyleyenlerin yaşadığı durum, büyük olasılıkla vücut tarafından salgılanan halüsinojenik kimyasalların etkisidir. Zaten bu hissiyatın kalıcı olması söz konusu değildir.
Aydınlanma; evrensel işleyişi hiçbir zaman tam olarak çözemeyeceğini bilmek, bu konuda kendini tüketmekten vazgeçmek ve hayata yaşamak için geldiğini anlamaktır.
Bu konuyu çok daha derin tartışabiliriz; çünkü birçok spiritüel yaklaşım buna itiraz edecektir.
İnsan, ne kadar istese de mana üretmekten kaçamaz.
Çünkü insan ve diğer tüm canlılar, bilinçli olmasalar bile, sürekli bilgi biriktirirler. Bu bilgi, deneyimsel değil, kalıtımsaldır.
İnsanın yerleşik korkuları vardır. Bu korkular, doğar doğmaz öğrenilmeye başlanan çeşitli kavramlarla baskılanmaya ve yatıştırılmaya çalışılır.
Bilinç arttıkça, bu yatıştırmalar yetersiz kalmaya mahkûmdur. Böylece insan, kendine yalan söylemeye başlar. Beyin; korkuyu baskılamak, örtmek, unutturmak ve kaygıyı bertaraf etmek için, konuşulan dil ve yaşanılan kültür içinde hazırda bulunan inanışları ve düşünce kalıplarını kullanır. Devamında, bu yalanları birbirine anlatarak dış onay bekler.
Yani canlılar, acıdan kaçışa programlıdır ve her canlı bu doğrultuda evrilmektedir.
Dolayısıyla evrime karşı gelmeye yönelik her çaba, yersizdir ve çok pahalıya mal olur; çünkü ters teper.
Gerçeği örtbas etmenin yollarından biri de, insan tarafından üretilmiş olan “başarı” kavramıdır.
Farkındalığı ve IQ’su düşük bireylerde, başarı her şeyin amacı olarak görülür.
Bu tanımlara uymayan kişiler ise yetersiz, motivasyonsuz, sorumsuz, asosyal, ezik gibi etiketlerle tanımlanır. Oysa bu anlatı, kendini normal sanan fakat zihinsel işleyişi eksik olanların hikâyesidir.
Motivasyonsuzluk, bir eksiklik olarak görülür; ancak aslında bu durum biyolojik bir savunma mekanizmasıdır. Beynin yaptığı fayda–maliyet ve risk hesabının bir sonucudur. Beyin tehlike ve risk algıladığında geri çekilir. Bu, kaygıyı yatıştıran otomatik bir koruma sistemidir.
Kısacası yaşam döngüsünde beyin, önceden gelen bilgi kapsamında kendi gerçekliğini simüle eder.
Hatta “ego” denilen olgu, bu simülasyonun motorudur. Ego, sanıldığı gibi yok edilmesi gereken bir şey değildir.
Genel olarak, var olan ve varlığını sürdüren hiçbir şeyin bir amacı yoktur. Olan biten şeyler bir ilkeye tabidir; tıpkı yerçekimi gibi. Yani olan, olması gerektiği için olmuyor. Çünkü bu bir gereklilik değil, evrensel bir zorunluluktur. Spinoza’nın ifadesiyle bu ilke: Conatus.
Bizler; kavramlar içinde sıkışmış, ontolojik fakat yarattığımız sanal avatarları kendimiz sanan varlıklarız.
Bu aslında yanlış değildir; çünkü bu da bir gerekliliktir. Evrim izin vermeden, yani altyapısı oluşmadan, hakikate tekâmül edemeyiz.
Gelecekte, bilincin ontolojik yöne ya da salt gerçekliğe değil; sanal âlemlere daha fazla yöneleceğini düşünüyorum. Teknoloji bunu mümkün kıldığında, herkes kendi evrenini simüle etmeye başlayacak ve bu durum toplumsal norm haline gelecektir.
Halihazırda, bir simülasyonda yaşamadığımızı kim garanti edebilir?