Bilge Yolcu
Kayıtlı Kullanıcı
-
- Katılım
- 28 Ekim 2026
-
- Mesajlar
- 154
-
- Tepkime puanı
- 9
-
- Puan
- 0
2016 yılının şubat ayında The New York Times'ta yayımlanan bir yazıda, Duke Üniversitesi'nde Hristiyanlık tarihi öğreten Kate Bowler birkaç ay önce aldığı haberi anlatıyordu: 35 yaşındaydı ve dördüncü evre kanserdi. Yazının en akılda kalan sahnelerinden biri kapı eşiğinde geçer. Bir komşu kapıyı çalar ve Bowler'ın eşine her şeyin bir nedeni olduğunu söyler. Eşinin cevabı kısadır: O nedeni duymayı çok ister. Komşu ne demek istediğini anlamayınca açıklar: "Karım neden ölüyor, onu duymayı çok isterim" (Bowler, 2016).
Bowler komşuyu kötü niyetli biri olarak anlatmaz. Ona göre komşu yalnızca, bazı insanlar genç yaşta ölürken bazılarının yaşlanmasının etrafındaki sessizliği doldurmak, bu kaosun ardında bir düzen bulmak istiyordu. Çünkü bir neden olmazsa geriye "Bu çok korkunç" demekten ve herkes kadar çaresiz, belki de herkes kadar şanssız olduğumuzu kabul etmekten başka bir şey kalmıyordu.
Türkçede bu komşunun cümlesinin pek çok akrabası var: "Her işte bir hayır vardır", "Demek ki olması gerekiyormuş", "Kısmet değilmiş", "Her şey olacağına varır". Bu cümleler çoğu zaman sevgiyle söylenir ve çoğu zaman gerçekten teselli eder. Ama içlerinde fark edilmeyen bir varsayım taşırlar: Olan şey bir amaca hizmet ediyordu; dolayısıyla bir anlamı, belki bir mesajı, belki de bir hak edişi vardı. Bu yazının sorusu, bu varsayımın bize neye mal olduğu. Her şeyin bir nedeni olduğuna inanmanın sakıncaları nelerdir ve inancın rahatlatıcı yanını, bedelini ödemeden korumak mümkün müdür?
Baştan bir sınır çizmek gerekiyor. Bu yazı, evrenin bütününün bir amacı olup olmadığını ya da Tanrı'nın bir planı bulunup bulunmadığını tartışmıyor; bunlar kanıtın tek başına çözemeyeceği inanç sorularıdır. Konumuz daha dar ve gözlemlenebilir bir şey: hayatımızdaki tek tek olaylara bir niyet, mesaj ya da hak ediş okuma alışkanlığı ve bu alışkanlığın kendimizi ve başkalarını yargılama biçimimize etkisi. Varacağımız sonuç şu: Her şeyin bir nedeni vardır, ama her olayın bir amacı olduğu varsayımı insanlara hak etmedikleri suçlar ve sorumluluklar yükleyebilir. Anlam aramak ve anlam kurmak değerlidir; sakınca, anlamın olayın içine önceden yerleştirildiğini varsaymakla başlar.
"Neden" Sözcüğünün İki Anlamı
Türkçedeki "neden" sözcüğü iki farklı soruyu tek kelimeye sığdırır. Birincisi nedensellik sorusudur: Bu olay hangi koşulların ve süreçlerin sonucunda gerçekleşti? İkincisi amaç sorusudur: Bu olay ne için oldu, neye hizmet ediyor? "Bardak neden kırıldı?" sorusunun cevabı "Elimden kaydı ve yere düştü"dür; kimse "Bana dikkatli olmayı öğretmek için" demez. Ama soru "Bu hastalık neden bana geldi?" olduğunda iki anlam birbirine karışır. "Her şeyin bir nedeni vardır" cümlesi birinci anlamda büyük ölçüde doğrudur; ikinci anlamda ise bir bulgu değil, bir varsayımdır.
Bir şeyi amacıyla açıklamaya felsefede teleolojik açıklama denir; adı Yunanca "amaç, erek" anlamına gelen telos sözcüğünden gelir. Bu yazıda kısaca amaçsal açıklama, olaylara bu tür açıklamalar yükleme yatkınlığına da amaç görme eğilimi diyeceğiz. Amaçsal açıklama kendi alanında meşrudur: İnsanların davranışlarını amaçlarıyla açıklarız ("Süt almak için markete gitti"), insan yapımı nesneleri de işlevleriyle tanımlarız ("Bu düğme ışığı açmak için"). Sorun, aynı açıklama biçimi niyetin bulunmadığı yerlere taşındığında başlar. Evrenin bütünü için sorulan "neden" sorusu ayrı ve daha büyük bir tartışmadır; onu Neden Hiçbir Şey Yerine Bir Şeyler Var? yazısında ele almıştık. Burada daha gündelik bir alana, tek tek hayat olaylarına bakıyoruz.
Bu ayrım rastlantı kavramını da netleştirir. Rastlantı çoğu zaman "nedensiz olan" diye anlaşılır. Oysa havaya atılan bir para, atışın gücü, açısı ve havanın direnci gibi gerçek nedenlerin sonucunda yazı ya da tura gelir. Bu nedenler sonucu önceden bilmemize izin vermez ve hiçbiri bir hedef gütmez. Rastlantısal bir olay nedensiz değildir; hedefsiz ve önceden kestirilemez bir olaydır. Yazının geri kalanında bu ayrıma sık sık döneceğiz.
Londra'ya düşen bombalar: Rastlantı neye benzer?
1944 yazında Londra, V-1 adı verilen insansız uçan bombaların hedefiydi. Şehirde bombaların belli noktalarda kümelendiği, bazı bölgelerin özellikle hedef alındığı sık sık söyleniyordu. Bir sigorta şirketinde aktüer olarak çalışan R. D. Clarke bu iddiayı istatistiksel olarak sınamak için Güney Londra'da, beklenen bomba yoğunluğunun hemen hemen her yerde aynı olduğu 144 kilometrekarelik bir alan seçti. Alanı her biri çeyrek kilometrekare olan 576 kareye böldü ve bu alana düşen 537 bombanın dağılımını saydı. Hiç bomba düşmeyen, bir, iki ya da daha fazla bomba düşen karelerin sayısı, bombaların tamamen rastgele düştüğünü varsayan olasılık modelinin (Poisson dağılımı) tahminiyle çok yakından örtüşüyordu (Clarke, 1946).
Sonuç sezgimize ters gelir, çünkü rastlantıdan eşit bir dağılım bekleriz. Oysa rastlantı düzgün bir serpintiye değil, kümelere ve boşluklara benzer. Bazı kareler birkaç kez vurulurken bazılarına hiç bomba düşmemişti ve bu fark tek başına bir hedeflemenin kanıtı değildi. Aynı sokakta üç evin yıkıldığını gören biri "Burayı seçmişler" diye düşünebilirdi; oysa rastgele düşüşler de tam olarak böyle kümeler üretir. Her bombanın düştüğü yerin elbette fiziksel nedenleri vardı. Ama bu nedenlerin hiçbiri belirli bir sokağı seçmiyordu.
Amaç Görme Eğilimi Nereden Geliyor?
Olaylarda amaç arama eğilimi çoğu zaman dinî öğretilerle açıklanır: Hayatımızı planlayan, bize işaretler gönderen, iyiliği ödüllendirip kötülüğü cezalandıran bir güce inanıldığı için olaylarda anlam aranır. Bu açıklamanın bir payı olduğu açık; aşağıda göreceğimiz araştırmalarda dindar katılımcılar bu tür açıklamaları daha sık benimsiyor. Ancak aynı araştırmalar, eğilimin dinî inançtan daha geniş bir zemine yayıldığını da gösteriyor.
Düşünmeye zaman kalmadığında
Deborah Kelemen ve Evelyn Rosset, yetişkinlere doğa olaylarıyla ilgili tek cümlelik açıklamalar gösterip bunların doğru olup olmadığını sordu. Cümlelerin bir kısmı bilimsel olarak dayanaksız amaçsal açıklamalardı; örneğin güneşin, sıcaklık yaşamı beslediği için ısı yaydığını söyleyen bir cümle. Hızlı karar vermek zorunda bırakılan katılımcılar bu tür açıklamaları daha sık doğru kabul etti; dayanaksız ama amaçsal olmayan kontrol cümlelerinde ise daha fazla hata yapmadılar (Kelemen ve Rosset, 2009). Bulgu, amaçsal açıklamanın düşünmeye zaman kalmadığında zihnin başvurduğu bir varsayılan olabileceğine işaret ediyordu.
Kelemen, Joshua Rottman ve Rebecca Seston aynı soruyu daha zorlu bir gruba yöneltti: ABD'nin önde gelen üniversitelerinde çalışan 80 fizik bilimci. Kendilerine zaman tanınan bilim insanları dayanaksız amaçsal açıklamaların yüzde 15'ini doğru bulurken, zaman baskısı altındakilerde bu oran yüzde 29'a çıktı. Bilim insanlarının genel kabul oranı yaklaşık yüzde 22'ydi ve karşılaştırma gruplarının yaklaşık yüzde 50'lik oranının çok altında kalıyordu; ama eğilim kaybolmamıştı. İkinci bir çalışmada bilim insanları bu eğilim bakımından beşeri bilimler akademisyenlerinden de farklı çıkmadı (Kelemen, Rottman ve Seston, 2013; Jarrett, 2012). Kelemen'e göre bilimsel eğitim dayanaksız amaçsal açıklamaları kabul etmeyi azaltabiliyor, ama erken yaşta beliren bu eğilimi silemiyor.
Hayat olayları: İnananlar, inanmayanlar ve çocuklar
Doğa olaylarına amaç yüklemek bir şeydir, kendi hayatımıza yüklemek başka. Yale Üniversitesi'nden Konika Banerjee ve Paul Bloom, yetişkinlerden mezuniyet, çocuk sahibi olma, âşık olma, yakın birini kaybetme ya da ağır bir hastalık gibi hayatlarındaki önemli olayları düşünmelerini istedi. Dindar katılımcıların çoğunun bu olayların bir nedenle olduğunu ve bilinçli olarak tasarlandığını söylemesi beklenen bir sonuçtu. Dikkat çekici olan, pek çok ateistin de aynı yönde cevap vermesiydi. Yazarların aktardığına göre ilgili bir çalışmada ateistlerin çoğunluğu kadere, yani hayat olaylarının bir nedenle gerçekleştiğine ve sonuçları belirleyen bir alttaki düzen bulunduğuna inandığını söyledi (Banerjee ve Bloom, 2014a, 2014b).
Bu tablonun yalnızca dindar bir toplumda yaşamanın ürünü olmadığına dair ipuçları da var. Bethany Heywood ve Jesse Bering, görece dindar bir ülke olan ABD'den ve görece laik bir ülke olan İngiltere'den, yarısı dindar yarısı ateist katılımcılarla hayatlarındaki önemli olaylar üzerine görüşmeler yaptı. İki ülke arasında amaçsal açıklamaya yatkınlık bakımından belirgin bir fark çıkmadı. Dindarlar bu açıklamaları çok daha sık benimsiyordu; ama ateistler de olaylara, açıkça savundukları inançlardan beklenenden daha fazla amaç yüklüyordu (Heywood ve Bering, 2014; Heywood, 2015).
Çocuklarla yapılan çalışmalar tabloyu tamamlıyor. Banerjee ve Bloom'un araştırmasında çocuklardan ve yetişkinlerden, çizimler ve anlatımlarla sunulan olaylar için amaçsal ve amaçsal olmayan açıklamalar arasında seçim yapmaları istendi. Küçük çocuklar amaçsal açıklamaları büyük çocuklardan ve yetişkinlerden belirgin biçimde daha sık benimsedi. Beş ile yedi yaş arasındaki çocuklar olayla hiç ilgisi olmayan amaçları bile kabul edebiliyordu; örneğin bir bisikletin, bir karaktere dişlerini fırçalamayı öğretmek için bozulduğunu. Daha büyük çocuklar ve yetişkinler bu tür ilgisiz açıklamaları daha sık reddetti (Banerjee ve Bloom, 2015, aktaran Xu, 2014). Araştırmacılara göre olayların "bir işaret vermek" ya da "bir ders öğretmek" için olduğu inancı, çocukların evde dine ne kadar maruz kaldığından bağımsız olarak görülüyordu (Banerjee ve Bloom, 2014a).
Zihin okumanın taşması
Banerjee ve Bloom bu bulguları bir hipotezle açıklıyor. İnsanlar başkalarının davranışlarını niyet, istek ve amaçlarla yorumlamakta çok güçlüdür; psikologlar başkalarının zihnindekini çıkarsayan bu beceriye zihin okuma da der. Bu beceri başka insanları anlamamızı sağlar, çünkü insanların gerçekten niyetleri vardır. Ama aynı beceri niyetin bulunmadığı yerlere taşındığında dünyanın kendisinin amaç ve tasarımla dolu olduğu yanılsamasını besleyebilir. Bu hipotezle uyumlu olarak, araştırmacıların geniş anket çalışmalarında paranoid eğilimleri yüksek, yani başkalarının gizli niyetleriyle aşırı meşgul olan kişiler ve başkalarının hedef ve duyguları üzerine derinlemesine düşünen empatik kişiler, kadere ve kendi hayatlarındaki gizli işaretlere inanmaya daha yatkın çıktı (Banerjee ve Bloom, 2014a, 2014b). Heywood da yayımlanmamış bir takip çalışmasının sonucunu aktarıyor: Sosyal biliş güçlüğü yaşayan yüksek işlevli otizmli kişiler amaçsal açıklamaları daha az benimsemiş (Heywood, 2015). Bunlar ilişki bulgularıdır; zihin okumanın amaç görmeye yol açtığını kesin olarak göstermez, ama iki eğilimin birlikte hareket ettiğine işaret eder.
Bu araştırmaların sınırlarını da anmak gerekir. Hayat olaylarıyla ilgili bulguların büyük kısmı ABD ve İngiltere'deki örneklemlerden geliyor ve çoğu, insanların ne söylediğini ölçüyor. Yine de çocuklarda, yetişkinlerde, dindarlarda, ateistlerde ve bilim insanlarında benzer bir örüntünün görülmesi, amaç görmenin öğrenilmiş bir inançtan önce zihnin bir alışkanlığı olabileceğini düşündürüyor. Bir alışkanlığın yaygın olması ise onun doğru olduğunu göstermez.
Neden Rahatlatıyor? Kontrol, Düzen ve "Olacağı Varmış"
Amaç görme eğilimi yalnızca bir düşünme kısayolu olsaydı, ona bu kadar sıkı tutunmazdık. İnanç aynı zamanda teselli eder. Banerjee ve Bloom'un aktardığı bir örnek bunu iyi gösterir: 2013'teki Boston Maratonu saldırısında kolları ve bacakları ağır yanan James Costello, aylar süren tedavi sırasında hemşirelerinden biriyle yakınlaşıp nişanlandı. Nişan yüzüğünün fotoğrafını paylaşırken, o saldırıda neden bulunduğunu artık anladığını yazdı: En iyi arkadaşıyla, hayatının aşkıyla tanışmak için (Banerjee ve Bloom, 2014a). Bir patlamanın içinde bile bir amaç bulmak, olanı katlanılabilir kılabilir. Bu tesellinin birkaç kaynağı var.
Kontrol yanılsaması
Ellen Langer 1975'te yayımlanan bir dizi deneyde, insanların tamamen şansa bağlı durumlarda bile sonucu etkileyebileceklerini hissettiklerini gösterdi ve buna kontrol yanılsaması adını verdi: kişinin başarı olasılığını, nesnel olasılığın gerektirdiğinden yüksek beklemesi. Deneylerden birinde iş yerinde piyango bileti alan çalışanların bir kısmı biletini kendisi seçti, ötekilere bilet verildi. Çekilişten önce bileti geri satmaları istendiğinde, kendi biletini seçenler daha yüksek bir fiyat istedi. Bir başka deneyde biletini kendisi seçenler, kazanma şansı açıkça daha yüksek başka bir çekilişe geçme teklifini daha sık geri çevirdi (Langer, 1975; Clark ve Wohl, 2022). Langer'e göre seçim, rekabet, tanıdıklık ve katılım gibi beceri durumlarına özgü işaretler şans oyunlarına eklendiğinde, insanlar yersiz bir güven duymaya başlıyordu.
Her şeyin bir nedeni olduğu inancı da benzer bir rahatlık sunar. Olaylar bir amaca hizmet ediyorsa dünya kestirilebilir ve bir ölçüde yönetilebilir bir yerdir. Rastlantıyı kabul etmek ise ne yaparsak yapalım başımıza bir şey gelebileceğini kabul etmek demektir.
Burada sık anlatılan bir araştırmaya dikkatle yaklaşmak gerekiyor. Jennifer Whitson ve Adam Galinsky'nin 2008'de yayımladığı altı deneyde, kontrolsüzlük duygusu uyandırılan katılımcıların karışık görüntülerde olmayan şekiller gördüğü, borsa bilgilerinde olmayan bağlantılar kurduğu, komplolar ve batıl inançlar geliştirmeye daha yatkın olduğu bildirildi (Whitson ve Galinsky, 2008). Michiel van Elk ve Paul Lodder ise 2018'de yayımladıkları yedi deneyde bu etkiyi bulamadı; ilgili bir meta-analizi yeniden yaptıklarında da yayın yanlılığına dair güçlü kanıt ve görece küçük bir etki gördüler (van Elk ve Lodder, 2018). Yani kontrol kaybının insanları örüntü aramaya ittiği fikri sezgisel olarak çekici, ama deneysel dayanağı tartışmalı. Kontrol isteği, amaç görme eğiliminin akla yatkın kaynaklarından biri olarak kalıyor; kanıtlanmış bir mekanizma olarak değil.
Sonradan görme ve kader duygusu
Bir olayın nasıl sonuçlandığını öğrendiğimizde geçmiş de başka görünür. Baruch Fischhoff 1975'te yayımlanan deneylerinde, katılımcılara bir olayın sonucunu bildirmenin, o sonucun önceden ne kadar olası göründüğüne dair yargılarını yükselttiğini gösterdi. Katılımcılar bu etkinin büyük ölçüde farkında değildi; sonucu bilmeseler neyi bilebileceklerini abartıyorlardı (Fischhoff, 1975). Bugün sonradan görme yanlılığı ya da "ben zaten biliyordum" etkisi diye bilinen bu eğilim, karar araştırmalarında en çok incelenen yanılgılardan biri. Neal Roese ve Kathleen Vohs'un derlemesine göre yanlılığı besleyen etkenlerden biri dünyayı düzenli ve kestirilebilir görme ihtiyacı; sonuçlarından biri de geçmişi tek bir nedensel hikâyeye indirip öteki makul açıklamaları gözden kaçırmak (Roese ve Vohs, 2012).
"Olacağı varmış" duygusu biraz da buradan beslenir. Bir olay gerçekleştikten sonra ona varan yol, geriye bakınca tek mümkün yol gibi görünür. Laura Kray ve arkadaşlarının deneyleri bu duygunun beklenmedik bir kaynağını ortaya koydu. Katılımcılardan hayatlarındaki dönüm noktalarını, işlerin başka türlü gidebileceği yollar üzerinden düşünmeleri istendiğinde, bu olaylar onlar için daha anlamlı hale geldi; bu yöntem, olayın anlamını doğrudan düşünmekten bile daha fazla anlam üretti. "Ya o gün o otobüse binmeseydim?" gibi sorular, şansın rolünü öne çıkarmak yerine "Demek ki öyle olması gerekiyormuş" duygusunu güçlendiriyordu. Araştırmacılar bu anlam artışında birbirinden bağımsız iki yol buldu: kader algısı ve olayın olumlu sonuçlarını fark etme (Kray ve ark., 2010).
Bu bulgular şunu düşündürüyor: Kader duygusu çoğu zaman olaydan önce değil, olaydan sonra, hikâye anlatılırken kurulur. Costello'nun "Artık anladım" demesi saldırıdan önce değil, nişanlandıktan sonra gelmişti. Bu, hissettiğinin sahte olduğunu göstermez; ama bunun bir keşiften çok bir yorum olduğunu gösterir. Sorun, yorumun kendini keşif sanmaya başladığı yerde başlar.
Birinci Sakınca: Kurbanı Suçlamak
İnanç başkasının acısına uygulandığında teselli edici yüzü değişir. Her olayın bir amacı varsa, kötü bir şey yaşayan birinin başına gelenin de bir amacı, belki de bir gerekçesi olmalıdır. Bu düşünce zinciri kolayca şuraya varır: Belki de bunu hak etti.
Sosyal psikolog Melvin Lerner bu kaymayı 1960'larda deneysel olarak incelemeye başladı. Lerner ve Carolyn Simmons'ın 1966'da yayımlanan deneyinde 72 kadın üniversite öğrencisi, bir akranlarının bir öğrenme görevinde hata yaptıkça acı verici elektrik şokları aldığını sanarak onu izledi. Şoklar sahteydi ve "kurban" araştırmacılarla birlikte çalışan biriydi. İzleyiciler, kurbanın acısının süreceğini düşündüklerinde ya da bu acıyı durdurmakta güçsüz kaldıklarında onu daha olumsuz değerlendirdi ve daha az çekici buldu. En sert değerlendirme, kurbanın izleyiciler ders kredisi alabilsin diye acıya katlanmayı kabul ettiği durumda görüldü. Oy vererek kurbanın şok yerine ödül alacağı bir duruma geçirilmesini sağladıklarını öğrenenlerde ise değerlendirmeler en olumlu düzeye çıktı (Lerner ve Simmons, 1966). Yazarlara göre masum bir kurbanın reddedilmesinin temelinde, izleyicinin adil bir dünyaya inanma ihtiyacı yatıyordu.
Lerner bu ihtiyaca adil dünya inancı adını verdi: insanların genellikle hak ettiklerini bulduğu bir dünyada yaşadığımız inancı (Lerner, 1980). Kuramın mantığına göre bu inanç haksız bir acıyla sarsıldığında iki yol vardır: Ya haksızlık giderilir ya da kurbanın bunu bir biçimde hak ettiğine karar verilir. Lerner'in deneyinde ilk yol mümkün olduğunda ikincisine daha az başvurulması bu yüzden önemlidir. Kuram tartışmasız bir yasa da değil. Carolyn Hafer ve Laurent Bègue'in 1980 sonrasındaki deneysel çalışmaları ele alan derlemesi, bu literatürün sistemsiz ilerlediğini ve kavramın birden fazla biçimde tanımlandığını eleştirir; ama bu sorunlara rağmen alanda önemli gelişmeler olduğunu da kaydeder (Hafer ve Bègue, 2005). Adil dünya inancı kesinleşmiş bir yasa değil; ama masum kurbanlara verilen tepkileri anlamak için hâlâ başvurulan güçlü bir çerçevedir.
İçkin adalet: Bağ yokken bile
Kötü bir olayı, aralarında akla yatkın bir nedensel bağ olmasa bile önceki bir kötü davranışın cezası olarak görmeye içkin adalet düşüncesi denir. Jean Piaget bu düşünceyi çocuklarda tanımlamıştı. Mitchell Callan ve arkadaşlarının çalışmaları, yetişkinlerin de benzer biçimde akıl yürütebildiğini gösterdi. Katılımcılar bir kişinin geçirdiği trafik kazasını, kazayla hiçbir ilgisi olmayan önceki davranışına bağlamaya, o davranış kötü olduğunda daha yatkındı. Aynı mantık olumlu olaylarda da çalışıyordu: İyi biri piyango kazandığında kazanç onun önceki iyiliğine bağlanıyordu. Üstelik başka bir bağlamda adil dünya inancı sarsılan katılımcılar, ardından gelen ilgisiz bir kaza senaryosunda bu tür açıklamalara daha çok başvurdu (Callan, Ellard ve Nicol, 2006).
Türkçedeki "Ne ekersen onu biçersin" sözü bu açıdan iki yüzlüdür. Eylemle sonuç arasında gerçek bir bağ varsa (çalışmadan sınava giren birinin düşük not alması gibi) söz, deneyime dayanan bir uyarıdır. Bağ yoksa, örneğin dedikodu yapan birinin ertesi gün geçirdiği kaza bu sözle açıklandığında, aynı cümle içkin adaletin diline dönüşür. Sorun, sonuçtan geriye doğru hak ediş çıkarmaktır: Kötü bir şey olduysa, bir kötülük yapılmış olmalıdır.
Banerjee ve Bloom'a göre olaylarda amaç görme eğiliminin çirkin sonuçları da var. Bu eğilim bizi dünyayı iyiliğin ödüllendirildiği, kötülüğün cezalandırıldığı temelde adil bir yer olarak görmeye yatkın kılar; hastalık çekenleri ve suç mağdurlarını suçlamaya, yoksulluğu, eşitsizliği ve baskıyı derin ve anlamlı bir planın işleyişi gibi görüp mevcut düzeni kendiliğinden savunmaya yöneltebilir (Banerjee ve Bloom, 2014a). Kate Bowler'ın akademik olarak incelediği "refah müjdesi" (prosperity gospel) bu mantığın uç bir biçimidir: Doğru imana sahip olanlara Tanrı'nın sağlık ve zenginlik vereceği inancı. Bowler'ın gözlemine göre bu inanç sistemi kontrol yanılsamasını sonuna kadar korur; inanan biri hastalanıp öldüğünde yasın üzerine bir de utanç eklenir (Bowler, 2016).
İkinci Sakınca: Suçu Kendinde Aramak
Haksız sorumluluk her zaman dışarıya yönelmez. Kötü bir şey yaşayan kişi aynı mantığı kendine de uygulayabilir: Bu başıma geldiyse bir nedeni olmalı; o neden de belki bendedir.
Sosyal psikolog Ronnie Janoff-Bulman, travmatik olayların dünyanın anlamlı ve iyiliksever bir yer olduğuna dair temel varsayımlarımızı sarstığını öne sürer. Kitabının tanıtımında belirtildiği gibi, mağdurlar yaşadıkları vahşeti bu varsayımlarla bağdaştırmaya çalışırken kendilerini suçlamaya açık hale gelebilir (Janoff-Bulman, 1992). Bunun nedeni şöyle yorumlanabilir: "Bunu ben yaptım" düşüncesi, "Bu rastgele oldu ve yine olabilir" düşüncesinden daha katlanılabilir görünebilir, çünkü ilki dünyanın düzenini korur.
Ancak burada dikkatli olmak gerekir, çünkü kendini suçlamanın her durumda zararlı olduğu söylenemez. Ronnie Bulman ve Camille Wortman 1977'de, ciddi kazalar sonucu felç kalmış 29 kişiyle derinlemesine görüşmeler yaptı. Görüşülenlerin hepsi "Neden ben?" sorusunu sormuştu ve 29 kişiden 28'i, kazanın neden kendi başına geldiğine dair belirli açıklamalar geliştirmişti. Araştırmacılara göre bu cevaplar, talihsizliğin neden kendilerini seçtiğini anlamlandırma ihtiyacını yansıtıyordu. Her kişinin uyumu, durumunu bilen bir sosyal hizmet uzmanı ve bir hemşire tarafından değerlendirildi. Sonuç ilk bakışta şaşırtıcıydı: Kendini suçlamak daha iyi uyumla; başkasını suçlamak ve kazanın önlenebileceğini düşünmek ise daha kötü uyumla ilişkiliydi (Bulman ve Wortman, 1977).
Sonraki araştırmalar tabloyu karmaşıklaştırdı. Herald of Free Enterprise feribotunun alabora olduğu felaketten kurtulanlarla iki yıl sonra yapılan bir çalışmada, felaketle ilgili deneyimlerini kendi içsel ve kontrol edilebilir nedenlerine bağlayanların psikolojik durumu belirgin biçimde daha kötüydü (Joseph ve ark., 1991). Bulman ve Wortman'ın çalışmasında bile kazanın önlenebileceğini düşünmek kötü uyumla ilişkiliydi. Kendini suçlamanın etkisi, neyin ve nasıl suçlandığına göre değişiyor gibi görünüyor. Bir yorum olarak şunu söylemek mümkün: Kişinin olan biten içinde kendi payını görmesini sağlayan bir sorumluluk duygusu ona tutunacak bir yer verebilirken, "Bunu önleyebilirdim, demek ki suç bende" döngüsü yükü ağırlaştırabilir. Araştırmalar bu ayrımı tek bir kesin sonuca bağlamış değil.
Her olayın bir amacı olduğu varsayımının bu tabloda bir rolü olabilir. Bu bir yorum, ama makul görünüyor: Olayın rastlantısal olabileceği kabul edilmediğinde, açıklama arayan zihnin ulaşabileceği en yakın neden çoğu zaman kişinin kendisidir. Rastlantıya yer vermeyen bir dünyada, "Neden ben?" sorusunun cevabı kolayca "Çünkü bende bir kusur var" biçimine bürünür.
Hastalık ve "Ben ne yaptım?" sorusu
Bu soru belki en çok ağır bir hastalık karşısında sorulur. Kanser araştırmalarındaki bir tartışma, bu sorunun her zaman bir cevabı olmayabileceğini gösteriyor. Cristian Tomasetti, Lu Li ve Bert Vogelstein 2017'de, 69 ülkeden veriyle 17 kanser türünde, dokulardaki normal kök hücre bölünmesi sayısının kanser riskiyle güçlü biçimde ilişkili olduğunu bildirdi. Hesaplamalarına göre İngiltere'de görülen kanserlerdeki mutasyonların yaklaşık yüzde 66'sı hücreler bölünürken DNA kopyalanmasında kendiliğinden oluşan hatalardan, yüzde 29'u çevresel etkenlerden, yüzde 5'i kalıtımdan kaynaklanıyordu (Tomasetti, Li ve Vogelstein, 2017). Bu, kanserlerin üçte ikisinin "şanssızlık" olduğu anlamına gelmez: Tahmin vakalar için değil mutasyonlar için yapılmıştır. Bulgu tartışmalı da. Song Wu ve arkadaşları, aynı ekibin daha önceki benzer bir çalışmasına itiraz ederek kök hücre bölünmesi ile risk arasındaki ilişkinin iç ve dış etkenlerin payını birbirinden ayırmadığını, yaşam boyu kanser riskinde dış etkenlerin ağır bastığını savundu (Wu ve ark., 2016).
Bu tartışma, kanser riskini azaltmaya yönelik önlemlerin önemini ortadan kaldırmaz; bu yazı da hastalıklar hakkında tıbbi bir değerlendirme yapmıyor. Ama birey düzeyinde önemli bir şeyi gösteriyor: Rastlantının payı gerçekse, belirli bir hastanın "Bunu neden ben yaşadım?" sorusunun dürüst cevabı kimi zaman bir olasılıktan öteye geçmez. Bu cevabın yerine "Ne yaptın da bu başına geldi?" sorusu konduğunda, hasta hastalığın yanında bir de suçluluk taşımak zorunda kalır.
Bowler'ın kendi cevabı bu açıdan öğreticidir. Kanserinin nedeni hakkında tıbbi olarak söyleyebileceği en fazla şeyin şu olduğunu yazar: Bedenler narindir ve hataya açıktır. Öte yandan bir Hristiyan olarak hastalanıp ölmemizi, Tanrı'nın krallığının henüz tam olarak gelmemiş olmasıyla açıklar. Çevresindekilerin hastalığı açıklama çabalarının altında ise hep aynı sessiz soruyu duyar: "Benim bir kontrolüm var mı?" (Bowler, 2016). Bowler'ın örneği bir şeyi daha gösteriyor: Her olaya amaç ve hak ediş yükleme alışkanlığını reddetmek, inancı reddetmeyi gerektirmiyor; Bowler bu eleştiriyi inancının dışından değil, içinden yapıyor.
Üçüncü Sakınca: Yanlış Dersler, Görülmeyen Rastlantılar
Her olayın bir mesajı olduğuna inanan biri olaylardan ders çıkarmaya da heveslidir. Ders çıkarmak elbette değerlidir; ama rastlantının payının büyük olduğu durumlarda ders, gürültüden anlam okumaya dönüşebilir. Bir iş görüşmesinin kötü geçmesini "Demek ki bu iş bana göre değilmiş" diye yorumlayan biri, belki yalnızca kötü bir gün geçiren bir görüşmeciyle karşılaşmıştır; belki de hazırlığındaki gerçek bir eksiği görmeden geçer. Kazanan bir yatırımı sezgisine, kaybedeni "kısmet değilmiş"e bağlayan biri ise iki durumda da öğrenmesi gerekeni kaçırır. Roese ve Vohs'un derlemesi, sonradan görme yanlılığının geçmişi tek bir nedensel hikâyeye indirerek aşırı güvene yol açtığını, başka açıklamaları bilinçli olarak düşünmenin ise bu yanlılığı azaltabildiğini aktarıyor (Roese ve Vohs, 2012).
Kontrol yanılsamasının da gerçek bedelleri olabilir. Langer'in deneyinde biletini kendisi seçenler, kazanma şansı daha yüksek bir seçeneği geri çevirebiliyordu. Luke Clark ve Michael Wohl'un değerlendirmesine göre kontrol yanılsamasına dair inançlarla sorunlu kumar davranışı arasında güçlü ilişkiler bildiriliyor. Langer'in çalışması, sorunlu kumarı açıklayan bilişsel modelleri biçimlendirdi; kumarla ilgili yanlış inançları hedef alan tedavi ve önleme programlarından şans oyunlarına beceri izlenimi veren özelliklerin düzenlenmesine kadar geniş bir alana ilham verdi (Clark ve Wohl, 2022).
Komplo düşüncesiyle ortak damar
Amaç görme eğilimi toplumsal olaylara uygulandığında başka bir biçim alır. Pascal Wagner-Egger ve arkadaşları, Fransa'daki geniş bir örneklem dahil birkaç ankette, amaç görme eğiliminin hem yaratılışçılıkla hem de komploculukla, yani tarihî ve güncel olayları gizli ve kötü niyetli planlarla açıklama eğilimiyle ilişkili olduğunu buldu (Wagner-Egger ve ark., 2018). Bu bir ilişki bulgusudur ve bu eğilimin komplo inancına yol açtığını göstermez. Ama mantıksal bir akrabalığa işaret eder: İki düşünce biçimi de olayların ardında bir niyet arar ve rastlantıyı kabul etmekte zorlanır. Yanlış fikirlerin neden bu kadar uzun yaşadığını Yanlış Bir Fikir Nasıl Yüzyıllarca Hayatta Kalır? yazısında zihin yanlılıkları üzerinden tartışmıştık. Amaç görme eğilimi bu yanlılıkların en zor fark edilenlerinden biri sayılabilir, çünkü çoğu zaman bir yanılgı gibi değil, bir bilgelik gibi görünür.
Ters hata: Gerçek örüntüyü rastlantı sanmak
Dengeyi korumak için ters yöndeki hatayı da anmak gerekiyor. Basketbolda art arda isabet bulan oyuncunun "elinin ısındığı" inancı, 1985'te yayımlanan ve alanda temel kabul edilen bir çalışmadan sonra uzun yıllar bir yanılgı örneği olarak anlatıldı: İnsanların rastgele dizilerde olmayan seriler gördüğü düşünülüyordu. Joshua Miller ve Adam Sanjurjo 2018'de, serilere dayanan bu tür analizlerde ince ama önemli bir istatistiksel yanlılık bulunduğunu kanıtladı. Yanlılık düzeltildiğinde, klasik çalışmanın uzun süredir kabul gören sonucu tersine dönüyordu (Miller ve Sanjurjo, 2018). Yani bazen örüntü gerçektir ve onu "rastlantı" diye geçiştirmek de bir yanılgıdır.
Bu yazının savunduğu şey, her şeyin rastlantı olduğu değil. Mesele doğru ölçüyü tutturmaktır: örüntü iddiasını kanıtla sınamak, rastlantının neye benzediğini bilmek ve özellikle kendi acılarımız ya da başkalarınınki söz konusu olduğunda amaç ya da hak ediş varsayımını kanıtın yerine koymamak.
En Güçlü İtiraz: Teselli Ediyorsa Ne Sakıncası Var?
Buraya kadar sayılanlara karşı ciddiye alınması gereken bir itiraz var. Acı çeken birinden felsefi titizlik beklemek zalimlik değil midir? "Her şeyin bir nedeni var" diyen kişi çoğu zaman bir kuram önermiyor, tutunacak bir dal arıyor. İtirazın en güçlü hali şöyle kurulabilir: Yaşanan acıdan bir anlam çıkarabilmek daha iyi uyumla ilişkili; "her şeyin bir nedeni var" inancı da insanlara bu anlamı bulmanın en kısa yolunu sunuyor.
Bu itirazın arkasında ciddi kanıtlar var. Christopher Davis, Susan Nolen-Hoeksema ve Judith Larson, aile üyelerinden birini kaybeden kişileri izledikleri ileriye dönük, boylamsal çalışmada anlam bulmanın iki biçimini birbirinden ayırdı: kaybı anlamlandırmak ve deneyimden bir yarar çıkarmak. İkisi de uyumda birbirinden bağımsız rol oynuyordu. Kaybı anlamlandırabilmek ilk yılda daha az sıkıntıyla ilişkiliydi; deneyimden bir yarar çıkarmak ise en güçlü biçimde kayıptan 13 ve 18 ay sonraki uyumla ilişkiliydi (Davis, Nolen-Hoeksema ve Larson, 1998). 11 Eylül saldırılarının ardından ABD'yi temsil edecek biçimde rastgele seçilmiş 931 yetişkinin izlendiği bir çalışmada da saldırılarda bir anlam bulanlar, sonraki iki yılda daha az travma sonrası stres belirtisi gösterdi. Bu ilişki, saldırılardan önceki ruh sağlığı, saldırılara maruz kalma düzeyi ve ilk stres tepkisi hesaba katıldığında da sürüyordu (Updegraff, Silver ve Holman, 2008).
Claudia Dalbert'in çalışmasında ise dünyanın genel olarak değil, kişinin kendisine karşı adil olduğuna inanmak, öznel iyi oluşla (kişinin kendini iyi hissetmesi ve hayatından memnun olması) ve özsaygıyla ilişkili çıktı; bu ilişki genel adil dünya inancından bağımsızdı (Dalbert, 1999). Kray ve arkadaşlarının deneylerinde kader duygusu, hayatın dönüm noktalarına anlam katan yollardan biriydi (Kray ve ark., 2010). Bulman ve Wortman'ın görüştüğü kişilerin hemen hepsinin "Neden ben?" sorusuna bir cevap geliştirmiş olması da anlam ihtiyacının ne kadar güçlü olduğunu gösteriyordu.
Bu kanıtlar önemli. Ama dikkatle bakıldığında, itirazın kanıtladığı şey ile savunduğu şey arasında bir boşluk var.
Birincisi, bulunan anlam ile varsayılan amaç aynı şey değildir. Davis ve arkadaşlarının ayırdığı iki anlam biçimi de olayın bir plan olduğu varsayımını gerektirmez. Bir kaybı anlamlandırmak, onu kendi dünya görüşüyle bağdaştırabilmek demektir; yarar bulmak ise "Bu kayıptan sonra ailemle yakınlaştım" diyebilmektir, "Kayıp bunun için oldu" demek değil. Kray ve arkadaşlarının deneyleri de bunu destekliyor: Kader algısı ile olumlu sonuçları fark etme, anlam artışının ayrı yollarıydı (Kray ve ark., 2010). Yani yaşanandan bir yarar çıkarmanın faydası, olayın o yarar için gerçekleştiğine inanmaya bağlı değil.
İkincisi, anlam bulmak ile anlam aramak aynı şey değildir. 11 Eylül çalışmasında saldırılardan iki ay sonra anlam arayışında olanlar, sonraki iki yılda daha fazla travma sonrası stres belirtisi gösterdi; daha az belirtiyle ilişkili olan, anlam bulmaktı (Updegraff, Silver ve Holman, 2008). Arayış sıkıntının bir sonucu da olabilir; yazarlar da arayışın yüksek ilk stres tepkisiyle birlikte görüldüğünü bildiriyor. Crystal Park'ın kapsamlı derlemesi de anlam kurma çabası ile ulaşılmış anlamı ayırmak gerektiğini, anlam kurma modelinin bazı yönlerinin iyi desteklendiğini ama bazılarının desteklenmediğini ve anlamın niceliği kadar niteliğinin de önemli olabileceğini vurguluyor (Park, 2010). Buradan bir yorum çıkarılabilir: Her olayın bir amacı olduğuna inanan biri, cevabı olmayan bir soruya cevap bulmak zorunda hissedebilir; cevap bulunamadığında arayış uzar ve "neden" sorusu teselli olmaktan çıkıp bir yüke dönüşür.
Üçüncüsü, yukarıda andığımız kanıtların hepsi, kişinin kendi kaybına ya da kendi hayatına verdiği anlamla ilgili. Dalbert'in bulgusu da dünyanın "benim için" adil olduğu inancına aitti. Bu yazıda sayılan sakıncaların çoğu ise aynı mantığın başkalarına uygulanmasından doğuyor: hastayı, mağduru, yoksulu kendi talihsizliğinden sorumlu tutmaktan. "Olan her şey hak edilmiştir" ilkesi başkasının acısına uygulandığında, Lerner'in izleyicilerinde gördüğümüz sonuca varabilir.
Dördüncüsü, teselli her zaman hedeflenen kişiye ulaşmaz. Bowler'ın komşusu cümlesini teselli için söylemişti; ama Bowler'ın yorumuna göre o cümle, "Bu çok korkunç" demeye kendini bırakamayan ve kaosun ardında bir düzen arayan çevrenin ihtiyacına hizmet ediyordu (Bowler, 2016). "Her şeyin bir nedeni var" cümlesi, bazen acı çekenden çok onu izleyenin kaygısını yatıştırır.
Öyleyse itirazın haklı olduğu bir yer var: Acı çeken birinin kendi kaybına anlam vermek için kurduğu cümleyi düzeltmeye çalışmak hem kaba hem gereksizdir. Sakınca, bu cümle başkasının acısını açıklamak için kullanıldığında ya da kişi kendi acısını bir cezaya dönüştürdüğünde başlar.
Bu hükmün sınırlarını da belirtmek gerekiyor. Bu yazıda dayandığımız çalışmalar, hayat olaylarına amaç yükleme eğilimini ve suçlama eğilimini çoğunlukla ayrı ayrı ölçüyor; ikisi arasındaki bağ, farklı araştırma geleneklerinin birlikte okunmasıyla kuruluyor. Olayların bilinçli olarak tasarlandığına inanmanın, yalnızca anlam bulmanın değil, uzun vadede daha iyi uyumla ilişkili olduğu ve bunu kişinin kendisini ya da başkalarını suçlama eğilimini artırmadan yaptığı gösterilirse, bu yazının hükmünü yeniden düşünmek gerekir.
Sonuç: "Neden?" Yerine Hangi Soru?
Bowler'ın eşinin kapı eşiğindeki cevabına dönelim: Karısı neden ölüyordu, onu duymayı çok isterdi. Bu cevabı şöyle okumak mümkün: Bir nedenin olmadığını iddia etmiyordu. Reddettiği şey, ölümün bir amaca hizmet ettiği ve bu amacın kapı eşiğinde birine anlatılabileceği varsayımıydı.
Bu yazının vardığı sonuç şu: Her şeyin bir nedeni olduğuna inanmanın sakıncası, inancın kendisinden çok iki fark edilmeyen kaymadan doğar: nedenden amaca ve amaçtan hak edişe. Birinci kayma rastlantısal olaylara bir niyet yükler; ikincisi bu niyeti bir ödüle ya da cezaya dönüştürür. Bu iki kaymanın bedelini çoğu zaman en zor durumdakiler öder: suçlanan mağdur, kendini suçlayan hasta, yoksulluğu "kaderi" sayılan insanlar.
Bu kaymalardan korunmak için üç ayrımı akılda tutmak işe yarayabilir:
Rastlantıyı kabul etmek, sanıldığı gibi anlamı yok etmez; anlamın yerini değiştirir: Anlam, olayın içinden çıkarılan bir mesaj olmaktan çıkar, olaydan sonra verdiğimiz bir cevaba dönüşür. Bu, sorumluluğu da doğru yere taşır. Lerner'in deneyindeki izleyiciler, kurbanın acısını hafifletebildiklerini öğrendiklerinde onu değersizleştirmeye daha az başvurmuştu. Banerjee ve Bloom'un vardığı sonuç da buna yakındır: İnsan hayatındaki olaylar ancak bireyler ve toplumlar bunun için emek verdiğinde adil bir biçimde gelişir (Banerjee ve Bloom, 2014a).
Kapı eşiğindeki komşunun cümlesi belki de yanlış soruya cevap veriyordu. "Bunun nedeni ne?" sorusu acı çeken birine çoğu zaman yalnızca suçluluk ya da sessizlik bırakır. "Şimdi ne yapabiliriz?" sorusu ise hem rastlantıya hem de insanın sorumluluğuna yer açar. Her şeyin bir nedeni vardır; ama yaşadıklarımızın bir anlamı olacaksa, o anlamı olayın kendisi değil, ondan sonra birbirimize nasıl davrandığımız belirleyecektir.
Kaynak ve Kapsam Notu
Yazıdaki araştırma bulgularının önemli bir kısmı, makalelerin yayımlanmış özetlerine, yazarların kendi kamuya dönük yazılarına ve bilim haberciliği özetlerine dayanır. Banerjee ve Bloom'un çocuklarla yaptığı çalışma, Heywood ve Bering'in çalışması, Wagner-Egger ve arkadaşlarının bulgusu ve Kelemen ile arkadaşlarının bildirdiği oranlar bu tür özetlerden aktarılmıştır; Lerner (1980) ve Janoff-Bulman (1992) kitapları tam metinden okunmamış, bunlara ilişkin bilgiler yayıncı tanıtımına ve ilgili makalelere dayanmaktadır. Yazı, evrenin bütününe bir amaç atfeden dinî ya da felsefi görüşlerin doğruluğunu tartışmaz; konusu, tek tek hayat olaylarına amaç ve hak ediş yükleme alışkanlığının psikolojik ve toplumsal sonuçlarıdır.
Kaynakça
Amaç görme eğilimi ve hayat olayları
Banerjee, K. ve Bloom, P. (2014a, 19 Ekim). Does everything happen for a reason? The New York Times, Sunday Review. Çevrimiçi erişim
Banerjee, K. ve Bloom, P. (2014b). Why did this happen to me? Religious believers' and non-believers' teleological reasoning about life events. Cognition, 133(1), 277–303. doi:10.1016/j.cognition.2014.06.017
Banerjee, K. ve Bloom, P. (2015). "Everything happens for a reason": Children's beliefs about purpose in life events. Child Development, 86(2), 503–518. doi:10.1111/cdev.12312
Heywood, B. (2015, 1 Şubat). Meant to be: Seeing purpose behind life events. Prosocial World. Çevrimiçi erişim
Heywood, B. T. ve Bering, J. M. (2014). "Meant to be": How religious beliefs and cultural religiosity affect the implicit bias to think teleologically. Religion, Brain & Behavior, 4(3), 183–201. doi:10.1080/2153599X.2013.782888
Jarrett, C. (2012, 22 Kasım). The unscientific thinking that forever lingers in the minds of physics professors. BPS Research Digest. Çevrimiçi erişim
Kelemen, D. ve Rosset, E. (2009). The human function compunction: Teleological explanation in adults. Cognition, 111(1), 138–143. doi:10.1016/j.cognition.2009.01.001
Kelemen, D., Rottman, J. ve Seston, R. (2013). Professional physical scientists display tenacious teleological tendencies: Purpose-based reasoning as a cognitive default. Journal of Experimental Psychology: General, 142(4), 1074–1083. doi:10.1037/a0030399
Wagner-Egger, P., Delouvée, S., Gauvrit, N. ve Dieguez, S. (2018). Creationism and conspiracism share a common teleological bias. Current Biology, 28(16), R867–R868. doi:10.1016/j.cub.2018.06.072
Xu, S. (2014, 26 Kasım). The search for meaning may begin in children. Yale Scientific. Çevrimiçi erişim
Rastlantı, kontrol ve sonradan görme
Clark, L. ve Wohl, M. J. A. (2022). Langer's illusion of control and the cognitive model of disordered gambling. Addiction, 117(4), 1146–1151. doi:10.1111/add.15649
Clarke, R. D. (1946). An application of the Poisson distribution. Journal of the Institute of Actuaries, 72(3), 481. doi:10.1017/S0020268100035435
Fischhoff, B. (1975). Hindsight ≠ foresight: The effect of outcome knowledge on judgment under uncertainty. Journal of Experimental Psychology: Human Perception and Performance, 1(3), 288–299. doi:10.1037/0096-1523.1.3.288
Kray, L. J., George, L. G., Liljenquist, K. A., Galinsky, A. D., Tetlock, P. E. ve Roese, N. J. (2010). From what might have been to what must have been: Counterfactual thinking creates meaning. Journal of Personality and Social Psychology, 98(1), 106–118. doi:10.1037/a0017905
Langer, E. J. (1975). The illusion of control. Journal of Personality and Social Psychology, 32(2), 311–328. doi:10.1037/0022-3514.32.2.311
Miller, J. B. ve Sanjurjo, A. (2018). Surprised by the hot hand fallacy? A truth in the law of small numbers. Econometrica, 86(6), 2019–2047. doi:10.3982/ECTA14943
Roese, N. J. ve Vohs, K. D. (2012). Hindsight bias. Perspectives on Psychological Science, 7(5), 411–426. doi:10.1177/1745691612454303
van Elk, M. ve Lodder, P. (2018). Experimental manipulations of personal control do not increase illusory pattern perception. Collabra: Psychology, 4(1), makale no. 19. doi:10.1525/collabra.155
Whitson, J. A. ve Galinsky, A. D. (2008). Lacking control increases illusory pattern perception. Science, 322(5898), 115–117. doi:10.1126/science.1159845
Adil dünya inancı, suçlama ve kendini suçlama
Bulman, R. J. ve Wortman, C. B. (1977). Attributions of blame and coping in the "real world": Severe accident victims react to their lot. Journal of Personality and Social Psychology, 35(5), 351–363. doi:10.1037/0022-3514.35.5.351
Callan, M. J., Ellard, J. H. ve Nicol, J. E. (2006). The belief in a just world and immanent justice reasoning in adults. Personality and Social Psychology Bulletin, 32(12), 1646–1658. doi:10.1177/0146167206292236
Dalbert, C. (1999). The world is more just for me than generally: About the Personal Belief in a Just World Scale's validity. Social Justice Research, 12(2), 79–98. doi:10.1023/A:1022091609047
Hafer, C. L. ve Bègue, L. (2005). Experimental research on just-world theory: Problems, developments, and future challenges. Psychological Bulletin, 131(1), 128–167. doi:10.1037/0033-2909.131.1.128
Janoff-Bulman, R. (1992). Shattered assumptions: Towards a new psychology of trauma. New York: Free Press.
Joseph, S. A., Brewin, C. R., Yule, W. ve Williams, R. (1991). Causal attributions and psychiatric symptoms in survivors of the Herald of Free Enterprise disaster. British Journal of Psychiatry, 159(4), 542–546. doi:10.1192/bjp.159.4.542
Lerner, M. J. (1980). The belief in a just world: A fundamental delusion. New York: Plenum Press.
Lerner, M. J. ve Simmons, C. H. (1966). Observer's reaction to the "innocent victim": Compassion or rejection? Journal of Personality and Social Psychology, 4(2), 203–210. doi:10.1037/h0023562
Anlam bulma ve uyum
Davis, C. G., Nolen-Hoeksema, S. ve Larson, J. (1998). Making sense of loss and benefiting from the experience: Two construals of meaning. Journal of Personality and Social Psychology, 75(2), 561–574. doi:10.1037/0022-3514.75.2.561
Park, C. L. (2010). Making sense of the meaning literature: An integrative review of meaning making and its effects on adjustment to stressful life events. Psychological Bulletin, 136(2), 257–301. doi:10.1037/a0018301
Updegraff, J. A., Silver, R. C. ve Holman, E. A. (2008). Searching for and finding meaning in collective trauma: Results from a national longitudinal study of the 9/11 terrorist attacks. Journal of Personality and Social Psychology, 95(3), 709–722. doi:10.1037/0022-3514.95.3.709
Hastalık, şans ve "Neden ben?" sorusu
Bowler, K. (2016, 13 Şubat). Death, the prosperity gospel and me. The New York Times, Sunday Review. Çevrimiçi erişim
Tomasetti, C., Li, L. ve Vogelstein, B. (2017). Stem cell divisions, somatic mutations, cancer etiology, and cancer prevention. Science, 355(6331), 1330–1334. doi:10.1126/science.aaf9011
Wu, S., Powers, S., Zhu, W. ve Hannun, Y. A. (2016). Substantial contribution of extrinsic risk factors to cancer development. Nature, 529(7584), 43–47. doi:10.1038/nature16166
Bowler komşuyu kötü niyetli biri olarak anlatmaz. Ona göre komşu yalnızca, bazı insanlar genç yaşta ölürken bazılarının yaşlanmasının etrafındaki sessizliği doldurmak, bu kaosun ardında bir düzen bulmak istiyordu. Çünkü bir neden olmazsa geriye "Bu çok korkunç" demekten ve herkes kadar çaresiz, belki de herkes kadar şanssız olduğumuzu kabul etmekten başka bir şey kalmıyordu.
Türkçede bu komşunun cümlesinin pek çok akrabası var: "Her işte bir hayır vardır", "Demek ki olması gerekiyormuş", "Kısmet değilmiş", "Her şey olacağına varır". Bu cümleler çoğu zaman sevgiyle söylenir ve çoğu zaman gerçekten teselli eder. Ama içlerinde fark edilmeyen bir varsayım taşırlar: Olan şey bir amaca hizmet ediyordu; dolayısıyla bir anlamı, belki bir mesajı, belki de bir hak edişi vardı. Bu yazının sorusu, bu varsayımın bize neye mal olduğu. Her şeyin bir nedeni olduğuna inanmanın sakıncaları nelerdir ve inancın rahatlatıcı yanını, bedelini ödemeden korumak mümkün müdür?
Baştan bir sınır çizmek gerekiyor. Bu yazı, evrenin bütününün bir amacı olup olmadığını ya da Tanrı'nın bir planı bulunup bulunmadığını tartışmıyor; bunlar kanıtın tek başına çözemeyeceği inanç sorularıdır. Konumuz daha dar ve gözlemlenebilir bir şey: hayatımızdaki tek tek olaylara bir niyet, mesaj ya da hak ediş okuma alışkanlığı ve bu alışkanlığın kendimizi ve başkalarını yargılama biçimimize etkisi. Varacağımız sonuç şu: Her şeyin bir nedeni vardır, ama her olayın bir amacı olduğu varsayımı insanlara hak etmedikleri suçlar ve sorumluluklar yükleyebilir. Anlam aramak ve anlam kurmak değerlidir; sakınca, anlamın olayın içine önceden yerleştirildiğini varsaymakla başlar.
"Neden" Sözcüğünün İki Anlamı
Türkçedeki "neden" sözcüğü iki farklı soruyu tek kelimeye sığdırır. Birincisi nedensellik sorusudur: Bu olay hangi koşulların ve süreçlerin sonucunda gerçekleşti? İkincisi amaç sorusudur: Bu olay ne için oldu, neye hizmet ediyor? "Bardak neden kırıldı?" sorusunun cevabı "Elimden kaydı ve yere düştü"dür; kimse "Bana dikkatli olmayı öğretmek için" demez. Ama soru "Bu hastalık neden bana geldi?" olduğunda iki anlam birbirine karışır. "Her şeyin bir nedeni vardır" cümlesi birinci anlamda büyük ölçüde doğrudur; ikinci anlamda ise bir bulgu değil, bir varsayımdır.
Bir şeyi amacıyla açıklamaya felsefede teleolojik açıklama denir; adı Yunanca "amaç, erek" anlamına gelen telos sözcüğünden gelir. Bu yazıda kısaca amaçsal açıklama, olaylara bu tür açıklamalar yükleme yatkınlığına da amaç görme eğilimi diyeceğiz. Amaçsal açıklama kendi alanında meşrudur: İnsanların davranışlarını amaçlarıyla açıklarız ("Süt almak için markete gitti"), insan yapımı nesneleri de işlevleriyle tanımlarız ("Bu düğme ışığı açmak için"). Sorun, aynı açıklama biçimi niyetin bulunmadığı yerlere taşındığında başlar. Evrenin bütünü için sorulan "neden" sorusu ayrı ve daha büyük bir tartışmadır; onu Neden Hiçbir Şey Yerine Bir Şeyler Var? yazısında ele almıştık. Burada daha gündelik bir alana, tek tek hayat olaylarına bakıyoruz.
Bu ayrım rastlantı kavramını da netleştirir. Rastlantı çoğu zaman "nedensiz olan" diye anlaşılır. Oysa havaya atılan bir para, atışın gücü, açısı ve havanın direnci gibi gerçek nedenlerin sonucunda yazı ya da tura gelir. Bu nedenler sonucu önceden bilmemize izin vermez ve hiçbiri bir hedef gütmez. Rastlantısal bir olay nedensiz değildir; hedefsiz ve önceden kestirilemez bir olaydır. Yazının geri kalanında bu ayrıma sık sık döneceğiz.
Londra'ya düşen bombalar: Rastlantı neye benzer?
1944 yazında Londra, V-1 adı verilen insansız uçan bombaların hedefiydi. Şehirde bombaların belli noktalarda kümelendiği, bazı bölgelerin özellikle hedef alındığı sık sık söyleniyordu. Bir sigorta şirketinde aktüer olarak çalışan R. D. Clarke bu iddiayı istatistiksel olarak sınamak için Güney Londra'da, beklenen bomba yoğunluğunun hemen hemen her yerde aynı olduğu 144 kilometrekarelik bir alan seçti. Alanı her biri çeyrek kilometrekare olan 576 kareye böldü ve bu alana düşen 537 bombanın dağılımını saydı. Hiç bomba düşmeyen, bir, iki ya da daha fazla bomba düşen karelerin sayısı, bombaların tamamen rastgele düştüğünü varsayan olasılık modelinin (Poisson dağılımı) tahminiyle çok yakından örtüşüyordu (Clarke, 1946).
Sonuç sezgimize ters gelir, çünkü rastlantıdan eşit bir dağılım bekleriz. Oysa rastlantı düzgün bir serpintiye değil, kümelere ve boşluklara benzer. Bazı kareler birkaç kez vurulurken bazılarına hiç bomba düşmemişti ve bu fark tek başına bir hedeflemenin kanıtı değildi. Aynı sokakta üç evin yıkıldığını gören biri "Burayı seçmişler" diye düşünebilirdi; oysa rastgele düşüşler de tam olarak böyle kümeler üretir. Her bombanın düştüğü yerin elbette fiziksel nedenleri vardı. Ama bu nedenlerin hiçbiri belirli bir sokağı seçmiyordu.
Amaç Görme Eğilimi Nereden Geliyor?
Olaylarda amaç arama eğilimi çoğu zaman dinî öğretilerle açıklanır: Hayatımızı planlayan, bize işaretler gönderen, iyiliği ödüllendirip kötülüğü cezalandıran bir güce inanıldığı için olaylarda anlam aranır. Bu açıklamanın bir payı olduğu açık; aşağıda göreceğimiz araştırmalarda dindar katılımcılar bu tür açıklamaları daha sık benimsiyor. Ancak aynı araştırmalar, eğilimin dinî inançtan daha geniş bir zemine yayıldığını da gösteriyor.
Düşünmeye zaman kalmadığında
Deborah Kelemen ve Evelyn Rosset, yetişkinlere doğa olaylarıyla ilgili tek cümlelik açıklamalar gösterip bunların doğru olup olmadığını sordu. Cümlelerin bir kısmı bilimsel olarak dayanaksız amaçsal açıklamalardı; örneğin güneşin, sıcaklık yaşamı beslediği için ısı yaydığını söyleyen bir cümle. Hızlı karar vermek zorunda bırakılan katılımcılar bu tür açıklamaları daha sık doğru kabul etti; dayanaksız ama amaçsal olmayan kontrol cümlelerinde ise daha fazla hata yapmadılar (Kelemen ve Rosset, 2009). Bulgu, amaçsal açıklamanın düşünmeye zaman kalmadığında zihnin başvurduğu bir varsayılan olabileceğine işaret ediyordu.
Kelemen, Joshua Rottman ve Rebecca Seston aynı soruyu daha zorlu bir gruba yöneltti: ABD'nin önde gelen üniversitelerinde çalışan 80 fizik bilimci. Kendilerine zaman tanınan bilim insanları dayanaksız amaçsal açıklamaların yüzde 15'ini doğru bulurken, zaman baskısı altındakilerde bu oran yüzde 29'a çıktı. Bilim insanlarının genel kabul oranı yaklaşık yüzde 22'ydi ve karşılaştırma gruplarının yaklaşık yüzde 50'lik oranının çok altında kalıyordu; ama eğilim kaybolmamıştı. İkinci bir çalışmada bilim insanları bu eğilim bakımından beşeri bilimler akademisyenlerinden de farklı çıkmadı (Kelemen, Rottman ve Seston, 2013; Jarrett, 2012). Kelemen'e göre bilimsel eğitim dayanaksız amaçsal açıklamaları kabul etmeyi azaltabiliyor, ama erken yaşta beliren bu eğilimi silemiyor.
Hayat olayları: İnananlar, inanmayanlar ve çocuklar
Doğa olaylarına amaç yüklemek bir şeydir, kendi hayatımıza yüklemek başka. Yale Üniversitesi'nden Konika Banerjee ve Paul Bloom, yetişkinlerden mezuniyet, çocuk sahibi olma, âşık olma, yakın birini kaybetme ya da ağır bir hastalık gibi hayatlarındaki önemli olayları düşünmelerini istedi. Dindar katılımcıların çoğunun bu olayların bir nedenle olduğunu ve bilinçli olarak tasarlandığını söylemesi beklenen bir sonuçtu. Dikkat çekici olan, pek çok ateistin de aynı yönde cevap vermesiydi. Yazarların aktardığına göre ilgili bir çalışmada ateistlerin çoğunluğu kadere, yani hayat olaylarının bir nedenle gerçekleştiğine ve sonuçları belirleyen bir alttaki düzen bulunduğuna inandığını söyledi (Banerjee ve Bloom, 2014a, 2014b).
Bu tablonun yalnızca dindar bir toplumda yaşamanın ürünü olmadığına dair ipuçları da var. Bethany Heywood ve Jesse Bering, görece dindar bir ülke olan ABD'den ve görece laik bir ülke olan İngiltere'den, yarısı dindar yarısı ateist katılımcılarla hayatlarındaki önemli olaylar üzerine görüşmeler yaptı. İki ülke arasında amaçsal açıklamaya yatkınlık bakımından belirgin bir fark çıkmadı. Dindarlar bu açıklamaları çok daha sık benimsiyordu; ama ateistler de olaylara, açıkça savundukları inançlardan beklenenden daha fazla amaç yüklüyordu (Heywood ve Bering, 2014; Heywood, 2015).
Çocuklarla yapılan çalışmalar tabloyu tamamlıyor. Banerjee ve Bloom'un araştırmasında çocuklardan ve yetişkinlerden, çizimler ve anlatımlarla sunulan olaylar için amaçsal ve amaçsal olmayan açıklamalar arasında seçim yapmaları istendi. Küçük çocuklar amaçsal açıklamaları büyük çocuklardan ve yetişkinlerden belirgin biçimde daha sık benimsedi. Beş ile yedi yaş arasındaki çocuklar olayla hiç ilgisi olmayan amaçları bile kabul edebiliyordu; örneğin bir bisikletin, bir karaktere dişlerini fırçalamayı öğretmek için bozulduğunu. Daha büyük çocuklar ve yetişkinler bu tür ilgisiz açıklamaları daha sık reddetti (Banerjee ve Bloom, 2015, aktaran Xu, 2014). Araştırmacılara göre olayların "bir işaret vermek" ya da "bir ders öğretmek" için olduğu inancı, çocukların evde dine ne kadar maruz kaldığından bağımsız olarak görülüyordu (Banerjee ve Bloom, 2014a).
Zihin okumanın taşması
Banerjee ve Bloom bu bulguları bir hipotezle açıklıyor. İnsanlar başkalarının davranışlarını niyet, istek ve amaçlarla yorumlamakta çok güçlüdür; psikologlar başkalarının zihnindekini çıkarsayan bu beceriye zihin okuma da der. Bu beceri başka insanları anlamamızı sağlar, çünkü insanların gerçekten niyetleri vardır. Ama aynı beceri niyetin bulunmadığı yerlere taşındığında dünyanın kendisinin amaç ve tasarımla dolu olduğu yanılsamasını besleyebilir. Bu hipotezle uyumlu olarak, araştırmacıların geniş anket çalışmalarında paranoid eğilimleri yüksek, yani başkalarının gizli niyetleriyle aşırı meşgul olan kişiler ve başkalarının hedef ve duyguları üzerine derinlemesine düşünen empatik kişiler, kadere ve kendi hayatlarındaki gizli işaretlere inanmaya daha yatkın çıktı (Banerjee ve Bloom, 2014a, 2014b). Heywood da yayımlanmamış bir takip çalışmasının sonucunu aktarıyor: Sosyal biliş güçlüğü yaşayan yüksek işlevli otizmli kişiler amaçsal açıklamaları daha az benimsemiş (Heywood, 2015). Bunlar ilişki bulgularıdır; zihin okumanın amaç görmeye yol açtığını kesin olarak göstermez, ama iki eğilimin birlikte hareket ettiğine işaret eder.
Bu araştırmaların sınırlarını da anmak gerekir. Hayat olaylarıyla ilgili bulguların büyük kısmı ABD ve İngiltere'deki örneklemlerden geliyor ve çoğu, insanların ne söylediğini ölçüyor. Yine de çocuklarda, yetişkinlerde, dindarlarda, ateistlerde ve bilim insanlarında benzer bir örüntünün görülmesi, amaç görmenin öğrenilmiş bir inançtan önce zihnin bir alışkanlığı olabileceğini düşündürüyor. Bir alışkanlığın yaygın olması ise onun doğru olduğunu göstermez.
Neden Rahatlatıyor? Kontrol, Düzen ve "Olacağı Varmış"
Amaç görme eğilimi yalnızca bir düşünme kısayolu olsaydı, ona bu kadar sıkı tutunmazdık. İnanç aynı zamanda teselli eder. Banerjee ve Bloom'un aktardığı bir örnek bunu iyi gösterir: 2013'teki Boston Maratonu saldırısında kolları ve bacakları ağır yanan James Costello, aylar süren tedavi sırasında hemşirelerinden biriyle yakınlaşıp nişanlandı. Nişan yüzüğünün fotoğrafını paylaşırken, o saldırıda neden bulunduğunu artık anladığını yazdı: En iyi arkadaşıyla, hayatının aşkıyla tanışmak için (Banerjee ve Bloom, 2014a). Bir patlamanın içinde bile bir amaç bulmak, olanı katlanılabilir kılabilir. Bu tesellinin birkaç kaynağı var.
Kontrol yanılsaması
Ellen Langer 1975'te yayımlanan bir dizi deneyde, insanların tamamen şansa bağlı durumlarda bile sonucu etkileyebileceklerini hissettiklerini gösterdi ve buna kontrol yanılsaması adını verdi: kişinin başarı olasılığını, nesnel olasılığın gerektirdiğinden yüksek beklemesi. Deneylerden birinde iş yerinde piyango bileti alan çalışanların bir kısmı biletini kendisi seçti, ötekilere bilet verildi. Çekilişten önce bileti geri satmaları istendiğinde, kendi biletini seçenler daha yüksek bir fiyat istedi. Bir başka deneyde biletini kendisi seçenler, kazanma şansı açıkça daha yüksek başka bir çekilişe geçme teklifini daha sık geri çevirdi (Langer, 1975; Clark ve Wohl, 2022). Langer'e göre seçim, rekabet, tanıdıklık ve katılım gibi beceri durumlarına özgü işaretler şans oyunlarına eklendiğinde, insanlar yersiz bir güven duymaya başlıyordu.
Her şeyin bir nedeni olduğu inancı da benzer bir rahatlık sunar. Olaylar bir amaca hizmet ediyorsa dünya kestirilebilir ve bir ölçüde yönetilebilir bir yerdir. Rastlantıyı kabul etmek ise ne yaparsak yapalım başımıza bir şey gelebileceğini kabul etmek demektir.
Burada sık anlatılan bir araştırmaya dikkatle yaklaşmak gerekiyor. Jennifer Whitson ve Adam Galinsky'nin 2008'de yayımladığı altı deneyde, kontrolsüzlük duygusu uyandırılan katılımcıların karışık görüntülerde olmayan şekiller gördüğü, borsa bilgilerinde olmayan bağlantılar kurduğu, komplolar ve batıl inançlar geliştirmeye daha yatkın olduğu bildirildi (Whitson ve Galinsky, 2008). Michiel van Elk ve Paul Lodder ise 2018'de yayımladıkları yedi deneyde bu etkiyi bulamadı; ilgili bir meta-analizi yeniden yaptıklarında da yayın yanlılığına dair güçlü kanıt ve görece küçük bir etki gördüler (van Elk ve Lodder, 2018). Yani kontrol kaybının insanları örüntü aramaya ittiği fikri sezgisel olarak çekici, ama deneysel dayanağı tartışmalı. Kontrol isteği, amaç görme eğiliminin akla yatkın kaynaklarından biri olarak kalıyor; kanıtlanmış bir mekanizma olarak değil.
Sonradan görme ve kader duygusu
Bir olayın nasıl sonuçlandığını öğrendiğimizde geçmiş de başka görünür. Baruch Fischhoff 1975'te yayımlanan deneylerinde, katılımcılara bir olayın sonucunu bildirmenin, o sonucun önceden ne kadar olası göründüğüne dair yargılarını yükselttiğini gösterdi. Katılımcılar bu etkinin büyük ölçüde farkında değildi; sonucu bilmeseler neyi bilebileceklerini abartıyorlardı (Fischhoff, 1975). Bugün sonradan görme yanlılığı ya da "ben zaten biliyordum" etkisi diye bilinen bu eğilim, karar araştırmalarında en çok incelenen yanılgılardan biri. Neal Roese ve Kathleen Vohs'un derlemesine göre yanlılığı besleyen etkenlerden biri dünyayı düzenli ve kestirilebilir görme ihtiyacı; sonuçlarından biri de geçmişi tek bir nedensel hikâyeye indirip öteki makul açıklamaları gözden kaçırmak (Roese ve Vohs, 2012).
"Olacağı varmış" duygusu biraz da buradan beslenir. Bir olay gerçekleştikten sonra ona varan yol, geriye bakınca tek mümkün yol gibi görünür. Laura Kray ve arkadaşlarının deneyleri bu duygunun beklenmedik bir kaynağını ortaya koydu. Katılımcılardan hayatlarındaki dönüm noktalarını, işlerin başka türlü gidebileceği yollar üzerinden düşünmeleri istendiğinde, bu olaylar onlar için daha anlamlı hale geldi; bu yöntem, olayın anlamını doğrudan düşünmekten bile daha fazla anlam üretti. "Ya o gün o otobüse binmeseydim?" gibi sorular, şansın rolünü öne çıkarmak yerine "Demek ki öyle olması gerekiyormuş" duygusunu güçlendiriyordu. Araştırmacılar bu anlam artışında birbirinden bağımsız iki yol buldu: kader algısı ve olayın olumlu sonuçlarını fark etme (Kray ve ark., 2010).
Bu bulgular şunu düşündürüyor: Kader duygusu çoğu zaman olaydan önce değil, olaydan sonra, hikâye anlatılırken kurulur. Costello'nun "Artık anladım" demesi saldırıdan önce değil, nişanlandıktan sonra gelmişti. Bu, hissettiğinin sahte olduğunu göstermez; ama bunun bir keşiften çok bir yorum olduğunu gösterir. Sorun, yorumun kendini keşif sanmaya başladığı yerde başlar.
Birinci Sakınca: Kurbanı Suçlamak
İnanç başkasının acısına uygulandığında teselli edici yüzü değişir. Her olayın bir amacı varsa, kötü bir şey yaşayan birinin başına gelenin de bir amacı, belki de bir gerekçesi olmalıdır. Bu düşünce zinciri kolayca şuraya varır: Belki de bunu hak etti.
Sosyal psikolog Melvin Lerner bu kaymayı 1960'larda deneysel olarak incelemeye başladı. Lerner ve Carolyn Simmons'ın 1966'da yayımlanan deneyinde 72 kadın üniversite öğrencisi, bir akranlarının bir öğrenme görevinde hata yaptıkça acı verici elektrik şokları aldığını sanarak onu izledi. Şoklar sahteydi ve "kurban" araştırmacılarla birlikte çalışan biriydi. İzleyiciler, kurbanın acısının süreceğini düşündüklerinde ya da bu acıyı durdurmakta güçsüz kaldıklarında onu daha olumsuz değerlendirdi ve daha az çekici buldu. En sert değerlendirme, kurbanın izleyiciler ders kredisi alabilsin diye acıya katlanmayı kabul ettiği durumda görüldü. Oy vererek kurbanın şok yerine ödül alacağı bir duruma geçirilmesini sağladıklarını öğrenenlerde ise değerlendirmeler en olumlu düzeye çıktı (Lerner ve Simmons, 1966). Yazarlara göre masum bir kurbanın reddedilmesinin temelinde, izleyicinin adil bir dünyaya inanma ihtiyacı yatıyordu.
Lerner bu ihtiyaca adil dünya inancı adını verdi: insanların genellikle hak ettiklerini bulduğu bir dünyada yaşadığımız inancı (Lerner, 1980). Kuramın mantığına göre bu inanç haksız bir acıyla sarsıldığında iki yol vardır: Ya haksızlık giderilir ya da kurbanın bunu bir biçimde hak ettiğine karar verilir. Lerner'in deneyinde ilk yol mümkün olduğunda ikincisine daha az başvurulması bu yüzden önemlidir. Kuram tartışmasız bir yasa da değil. Carolyn Hafer ve Laurent Bègue'in 1980 sonrasındaki deneysel çalışmaları ele alan derlemesi, bu literatürün sistemsiz ilerlediğini ve kavramın birden fazla biçimde tanımlandığını eleştirir; ama bu sorunlara rağmen alanda önemli gelişmeler olduğunu da kaydeder (Hafer ve Bègue, 2005). Adil dünya inancı kesinleşmiş bir yasa değil; ama masum kurbanlara verilen tepkileri anlamak için hâlâ başvurulan güçlü bir çerçevedir.
İçkin adalet: Bağ yokken bile
Kötü bir olayı, aralarında akla yatkın bir nedensel bağ olmasa bile önceki bir kötü davranışın cezası olarak görmeye içkin adalet düşüncesi denir. Jean Piaget bu düşünceyi çocuklarda tanımlamıştı. Mitchell Callan ve arkadaşlarının çalışmaları, yetişkinlerin de benzer biçimde akıl yürütebildiğini gösterdi. Katılımcılar bir kişinin geçirdiği trafik kazasını, kazayla hiçbir ilgisi olmayan önceki davranışına bağlamaya, o davranış kötü olduğunda daha yatkındı. Aynı mantık olumlu olaylarda da çalışıyordu: İyi biri piyango kazandığında kazanç onun önceki iyiliğine bağlanıyordu. Üstelik başka bir bağlamda adil dünya inancı sarsılan katılımcılar, ardından gelen ilgisiz bir kaza senaryosunda bu tür açıklamalara daha çok başvurdu (Callan, Ellard ve Nicol, 2006).
Türkçedeki "Ne ekersen onu biçersin" sözü bu açıdan iki yüzlüdür. Eylemle sonuç arasında gerçek bir bağ varsa (çalışmadan sınava giren birinin düşük not alması gibi) söz, deneyime dayanan bir uyarıdır. Bağ yoksa, örneğin dedikodu yapan birinin ertesi gün geçirdiği kaza bu sözle açıklandığında, aynı cümle içkin adaletin diline dönüşür. Sorun, sonuçtan geriye doğru hak ediş çıkarmaktır: Kötü bir şey olduysa, bir kötülük yapılmış olmalıdır.
Banerjee ve Bloom'a göre olaylarda amaç görme eğiliminin çirkin sonuçları da var. Bu eğilim bizi dünyayı iyiliğin ödüllendirildiği, kötülüğün cezalandırıldığı temelde adil bir yer olarak görmeye yatkın kılar; hastalık çekenleri ve suç mağdurlarını suçlamaya, yoksulluğu, eşitsizliği ve baskıyı derin ve anlamlı bir planın işleyişi gibi görüp mevcut düzeni kendiliğinden savunmaya yöneltebilir (Banerjee ve Bloom, 2014a). Kate Bowler'ın akademik olarak incelediği "refah müjdesi" (prosperity gospel) bu mantığın uç bir biçimidir: Doğru imana sahip olanlara Tanrı'nın sağlık ve zenginlik vereceği inancı. Bowler'ın gözlemine göre bu inanç sistemi kontrol yanılsamasını sonuna kadar korur; inanan biri hastalanıp öldüğünde yasın üzerine bir de utanç eklenir (Bowler, 2016).
İkinci Sakınca: Suçu Kendinde Aramak
Haksız sorumluluk her zaman dışarıya yönelmez. Kötü bir şey yaşayan kişi aynı mantığı kendine de uygulayabilir: Bu başıma geldiyse bir nedeni olmalı; o neden de belki bendedir.
Sosyal psikolog Ronnie Janoff-Bulman, travmatik olayların dünyanın anlamlı ve iyiliksever bir yer olduğuna dair temel varsayımlarımızı sarstığını öne sürer. Kitabının tanıtımında belirtildiği gibi, mağdurlar yaşadıkları vahşeti bu varsayımlarla bağdaştırmaya çalışırken kendilerini suçlamaya açık hale gelebilir (Janoff-Bulman, 1992). Bunun nedeni şöyle yorumlanabilir: "Bunu ben yaptım" düşüncesi, "Bu rastgele oldu ve yine olabilir" düşüncesinden daha katlanılabilir görünebilir, çünkü ilki dünyanın düzenini korur.
Ancak burada dikkatli olmak gerekir, çünkü kendini suçlamanın her durumda zararlı olduğu söylenemez. Ronnie Bulman ve Camille Wortman 1977'de, ciddi kazalar sonucu felç kalmış 29 kişiyle derinlemesine görüşmeler yaptı. Görüşülenlerin hepsi "Neden ben?" sorusunu sormuştu ve 29 kişiden 28'i, kazanın neden kendi başına geldiğine dair belirli açıklamalar geliştirmişti. Araştırmacılara göre bu cevaplar, talihsizliğin neden kendilerini seçtiğini anlamlandırma ihtiyacını yansıtıyordu. Her kişinin uyumu, durumunu bilen bir sosyal hizmet uzmanı ve bir hemşire tarafından değerlendirildi. Sonuç ilk bakışta şaşırtıcıydı: Kendini suçlamak daha iyi uyumla; başkasını suçlamak ve kazanın önlenebileceğini düşünmek ise daha kötü uyumla ilişkiliydi (Bulman ve Wortman, 1977).
Sonraki araştırmalar tabloyu karmaşıklaştırdı. Herald of Free Enterprise feribotunun alabora olduğu felaketten kurtulanlarla iki yıl sonra yapılan bir çalışmada, felaketle ilgili deneyimlerini kendi içsel ve kontrol edilebilir nedenlerine bağlayanların psikolojik durumu belirgin biçimde daha kötüydü (Joseph ve ark., 1991). Bulman ve Wortman'ın çalışmasında bile kazanın önlenebileceğini düşünmek kötü uyumla ilişkiliydi. Kendini suçlamanın etkisi, neyin ve nasıl suçlandığına göre değişiyor gibi görünüyor. Bir yorum olarak şunu söylemek mümkün: Kişinin olan biten içinde kendi payını görmesini sağlayan bir sorumluluk duygusu ona tutunacak bir yer verebilirken, "Bunu önleyebilirdim, demek ki suç bende" döngüsü yükü ağırlaştırabilir. Araştırmalar bu ayrımı tek bir kesin sonuca bağlamış değil.
Her olayın bir amacı olduğu varsayımının bu tabloda bir rolü olabilir. Bu bir yorum, ama makul görünüyor: Olayın rastlantısal olabileceği kabul edilmediğinde, açıklama arayan zihnin ulaşabileceği en yakın neden çoğu zaman kişinin kendisidir. Rastlantıya yer vermeyen bir dünyada, "Neden ben?" sorusunun cevabı kolayca "Çünkü bende bir kusur var" biçimine bürünür.
Hastalık ve "Ben ne yaptım?" sorusu
Bu soru belki en çok ağır bir hastalık karşısında sorulur. Kanser araştırmalarındaki bir tartışma, bu sorunun her zaman bir cevabı olmayabileceğini gösteriyor. Cristian Tomasetti, Lu Li ve Bert Vogelstein 2017'de, 69 ülkeden veriyle 17 kanser türünde, dokulardaki normal kök hücre bölünmesi sayısının kanser riskiyle güçlü biçimde ilişkili olduğunu bildirdi. Hesaplamalarına göre İngiltere'de görülen kanserlerdeki mutasyonların yaklaşık yüzde 66'sı hücreler bölünürken DNA kopyalanmasında kendiliğinden oluşan hatalardan, yüzde 29'u çevresel etkenlerden, yüzde 5'i kalıtımdan kaynaklanıyordu (Tomasetti, Li ve Vogelstein, 2017). Bu, kanserlerin üçte ikisinin "şanssızlık" olduğu anlamına gelmez: Tahmin vakalar için değil mutasyonlar için yapılmıştır. Bulgu tartışmalı da. Song Wu ve arkadaşları, aynı ekibin daha önceki benzer bir çalışmasına itiraz ederek kök hücre bölünmesi ile risk arasındaki ilişkinin iç ve dış etkenlerin payını birbirinden ayırmadığını, yaşam boyu kanser riskinde dış etkenlerin ağır bastığını savundu (Wu ve ark., 2016).
Bu tartışma, kanser riskini azaltmaya yönelik önlemlerin önemini ortadan kaldırmaz; bu yazı da hastalıklar hakkında tıbbi bir değerlendirme yapmıyor. Ama birey düzeyinde önemli bir şeyi gösteriyor: Rastlantının payı gerçekse, belirli bir hastanın "Bunu neden ben yaşadım?" sorusunun dürüst cevabı kimi zaman bir olasılıktan öteye geçmez. Bu cevabın yerine "Ne yaptın da bu başına geldi?" sorusu konduğunda, hasta hastalığın yanında bir de suçluluk taşımak zorunda kalır.
Bowler'ın kendi cevabı bu açıdan öğreticidir. Kanserinin nedeni hakkında tıbbi olarak söyleyebileceği en fazla şeyin şu olduğunu yazar: Bedenler narindir ve hataya açıktır. Öte yandan bir Hristiyan olarak hastalanıp ölmemizi, Tanrı'nın krallığının henüz tam olarak gelmemiş olmasıyla açıklar. Çevresindekilerin hastalığı açıklama çabalarının altında ise hep aynı sessiz soruyu duyar: "Benim bir kontrolüm var mı?" (Bowler, 2016). Bowler'ın örneği bir şeyi daha gösteriyor: Her olaya amaç ve hak ediş yükleme alışkanlığını reddetmek, inancı reddetmeyi gerektirmiyor; Bowler bu eleştiriyi inancının dışından değil, içinden yapıyor.
Üçüncü Sakınca: Yanlış Dersler, Görülmeyen Rastlantılar
Her olayın bir mesajı olduğuna inanan biri olaylardan ders çıkarmaya da heveslidir. Ders çıkarmak elbette değerlidir; ama rastlantının payının büyük olduğu durumlarda ders, gürültüden anlam okumaya dönüşebilir. Bir iş görüşmesinin kötü geçmesini "Demek ki bu iş bana göre değilmiş" diye yorumlayan biri, belki yalnızca kötü bir gün geçiren bir görüşmeciyle karşılaşmıştır; belki de hazırlığındaki gerçek bir eksiği görmeden geçer. Kazanan bir yatırımı sezgisine, kaybedeni "kısmet değilmiş"e bağlayan biri ise iki durumda da öğrenmesi gerekeni kaçırır. Roese ve Vohs'un derlemesi, sonradan görme yanlılığının geçmişi tek bir nedensel hikâyeye indirerek aşırı güvene yol açtığını, başka açıklamaları bilinçli olarak düşünmenin ise bu yanlılığı azaltabildiğini aktarıyor (Roese ve Vohs, 2012).
Kontrol yanılsamasının da gerçek bedelleri olabilir. Langer'in deneyinde biletini kendisi seçenler, kazanma şansı daha yüksek bir seçeneği geri çevirebiliyordu. Luke Clark ve Michael Wohl'un değerlendirmesine göre kontrol yanılsamasına dair inançlarla sorunlu kumar davranışı arasında güçlü ilişkiler bildiriliyor. Langer'in çalışması, sorunlu kumarı açıklayan bilişsel modelleri biçimlendirdi; kumarla ilgili yanlış inançları hedef alan tedavi ve önleme programlarından şans oyunlarına beceri izlenimi veren özelliklerin düzenlenmesine kadar geniş bir alana ilham verdi (Clark ve Wohl, 2022).
Komplo düşüncesiyle ortak damar
Amaç görme eğilimi toplumsal olaylara uygulandığında başka bir biçim alır. Pascal Wagner-Egger ve arkadaşları, Fransa'daki geniş bir örneklem dahil birkaç ankette, amaç görme eğiliminin hem yaratılışçılıkla hem de komploculukla, yani tarihî ve güncel olayları gizli ve kötü niyetli planlarla açıklama eğilimiyle ilişkili olduğunu buldu (Wagner-Egger ve ark., 2018). Bu bir ilişki bulgusudur ve bu eğilimin komplo inancına yol açtığını göstermez. Ama mantıksal bir akrabalığa işaret eder: İki düşünce biçimi de olayların ardında bir niyet arar ve rastlantıyı kabul etmekte zorlanır. Yanlış fikirlerin neden bu kadar uzun yaşadığını Yanlış Bir Fikir Nasıl Yüzyıllarca Hayatta Kalır? yazısında zihin yanlılıkları üzerinden tartışmıştık. Amaç görme eğilimi bu yanlılıkların en zor fark edilenlerinden biri sayılabilir, çünkü çoğu zaman bir yanılgı gibi değil, bir bilgelik gibi görünür.
Ters hata: Gerçek örüntüyü rastlantı sanmak
Dengeyi korumak için ters yöndeki hatayı da anmak gerekiyor. Basketbolda art arda isabet bulan oyuncunun "elinin ısındığı" inancı, 1985'te yayımlanan ve alanda temel kabul edilen bir çalışmadan sonra uzun yıllar bir yanılgı örneği olarak anlatıldı: İnsanların rastgele dizilerde olmayan seriler gördüğü düşünülüyordu. Joshua Miller ve Adam Sanjurjo 2018'de, serilere dayanan bu tür analizlerde ince ama önemli bir istatistiksel yanlılık bulunduğunu kanıtladı. Yanlılık düzeltildiğinde, klasik çalışmanın uzun süredir kabul gören sonucu tersine dönüyordu (Miller ve Sanjurjo, 2018). Yani bazen örüntü gerçektir ve onu "rastlantı" diye geçiştirmek de bir yanılgıdır.
Bu yazının savunduğu şey, her şeyin rastlantı olduğu değil. Mesele doğru ölçüyü tutturmaktır: örüntü iddiasını kanıtla sınamak, rastlantının neye benzediğini bilmek ve özellikle kendi acılarımız ya da başkalarınınki söz konusu olduğunda amaç ya da hak ediş varsayımını kanıtın yerine koymamak.
En Güçlü İtiraz: Teselli Ediyorsa Ne Sakıncası Var?
Buraya kadar sayılanlara karşı ciddiye alınması gereken bir itiraz var. Acı çeken birinden felsefi titizlik beklemek zalimlik değil midir? "Her şeyin bir nedeni var" diyen kişi çoğu zaman bir kuram önermiyor, tutunacak bir dal arıyor. İtirazın en güçlü hali şöyle kurulabilir: Yaşanan acıdan bir anlam çıkarabilmek daha iyi uyumla ilişkili; "her şeyin bir nedeni var" inancı da insanlara bu anlamı bulmanın en kısa yolunu sunuyor.
Bu itirazın arkasında ciddi kanıtlar var. Christopher Davis, Susan Nolen-Hoeksema ve Judith Larson, aile üyelerinden birini kaybeden kişileri izledikleri ileriye dönük, boylamsal çalışmada anlam bulmanın iki biçimini birbirinden ayırdı: kaybı anlamlandırmak ve deneyimden bir yarar çıkarmak. İkisi de uyumda birbirinden bağımsız rol oynuyordu. Kaybı anlamlandırabilmek ilk yılda daha az sıkıntıyla ilişkiliydi; deneyimden bir yarar çıkarmak ise en güçlü biçimde kayıptan 13 ve 18 ay sonraki uyumla ilişkiliydi (Davis, Nolen-Hoeksema ve Larson, 1998). 11 Eylül saldırılarının ardından ABD'yi temsil edecek biçimde rastgele seçilmiş 931 yetişkinin izlendiği bir çalışmada da saldırılarda bir anlam bulanlar, sonraki iki yılda daha az travma sonrası stres belirtisi gösterdi. Bu ilişki, saldırılardan önceki ruh sağlığı, saldırılara maruz kalma düzeyi ve ilk stres tepkisi hesaba katıldığında da sürüyordu (Updegraff, Silver ve Holman, 2008).
Claudia Dalbert'in çalışmasında ise dünyanın genel olarak değil, kişinin kendisine karşı adil olduğuna inanmak, öznel iyi oluşla (kişinin kendini iyi hissetmesi ve hayatından memnun olması) ve özsaygıyla ilişkili çıktı; bu ilişki genel adil dünya inancından bağımsızdı (Dalbert, 1999). Kray ve arkadaşlarının deneylerinde kader duygusu, hayatın dönüm noktalarına anlam katan yollardan biriydi (Kray ve ark., 2010). Bulman ve Wortman'ın görüştüğü kişilerin hemen hepsinin "Neden ben?" sorusuna bir cevap geliştirmiş olması da anlam ihtiyacının ne kadar güçlü olduğunu gösteriyordu.
Bu kanıtlar önemli. Ama dikkatle bakıldığında, itirazın kanıtladığı şey ile savunduğu şey arasında bir boşluk var.
Birincisi, bulunan anlam ile varsayılan amaç aynı şey değildir. Davis ve arkadaşlarının ayırdığı iki anlam biçimi de olayın bir plan olduğu varsayımını gerektirmez. Bir kaybı anlamlandırmak, onu kendi dünya görüşüyle bağdaştırabilmek demektir; yarar bulmak ise "Bu kayıptan sonra ailemle yakınlaştım" diyebilmektir, "Kayıp bunun için oldu" demek değil. Kray ve arkadaşlarının deneyleri de bunu destekliyor: Kader algısı ile olumlu sonuçları fark etme, anlam artışının ayrı yollarıydı (Kray ve ark., 2010). Yani yaşanandan bir yarar çıkarmanın faydası, olayın o yarar için gerçekleştiğine inanmaya bağlı değil.
İkincisi, anlam bulmak ile anlam aramak aynı şey değildir. 11 Eylül çalışmasında saldırılardan iki ay sonra anlam arayışında olanlar, sonraki iki yılda daha fazla travma sonrası stres belirtisi gösterdi; daha az belirtiyle ilişkili olan, anlam bulmaktı (Updegraff, Silver ve Holman, 2008). Arayış sıkıntının bir sonucu da olabilir; yazarlar da arayışın yüksek ilk stres tepkisiyle birlikte görüldüğünü bildiriyor. Crystal Park'ın kapsamlı derlemesi de anlam kurma çabası ile ulaşılmış anlamı ayırmak gerektiğini, anlam kurma modelinin bazı yönlerinin iyi desteklendiğini ama bazılarının desteklenmediğini ve anlamın niceliği kadar niteliğinin de önemli olabileceğini vurguluyor (Park, 2010). Buradan bir yorum çıkarılabilir: Her olayın bir amacı olduğuna inanan biri, cevabı olmayan bir soruya cevap bulmak zorunda hissedebilir; cevap bulunamadığında arayış uzar ve "neden" sorusu teselli olmaktan çıkıp bir yüke dönüşür.
Üçüncüsü, yukarıda andığımız kanıtların hepsi, kişinin kendi kaybına ya da kendi hayatına verdiği anlamla ilgili. Dalbert'in bulgusu da dünyanın "benim için" adil olduğu inancına aitti. Bu yazıda sayılan sakıncaların çoğu ise aynı mantığın başkalarına uygulanmasından doğuyor: hastayı, mağduru, yoksulu kendi talihsizliğinden sorumlu tutmaktan. "Olan her şey hak edilmiştir" ilkesi başkasının acısına uygulandığında, Lerner'in izleyicilerinde gördüğümüz sonuca varabilir.
Dördüncüsü, teselli her zaman hedeflenen kişiye ulaşmaz. Bowler'ın komşusu cümlesini teselli için söylemişti; ama Bowler'ın yorumuna göre o cümle, "Bu çok korkunç" demeye kendini bırakamayan ve kaosun ardında bir düzen arayan çevrenin ihtiyacına hizmet ediyordu (Bowler, 2016). "Her şeyin bir nedeni var" cümlesi, bazen acı çekenden çok onu izleyenin kaygısını yatıştırır.
Öyleyse itirazın haklı olduğu bir yer var: Acı çeken birinin kendi kaybına anlam vermek için kurduğu cümleyi düzeltmeye çalışmak hem kaba hem gereksizdir. Sakınca, bu cümle başkasının acısını açıklamak için kullanıldığında ya da kişi kendi acısını bir cezaya dönüştürdüğünde başlar.
Bu hükmün sınırlarını da belirtmek gerekiyor. Bu yazıda dayandığımız çalışmalar, hayat olaylarına amaç yükleme eğilimini ve suçlama eğilimini çoğunlukla ayrı ayrı ölçüyor; ikisi arasındaki bağ, farklı araştırma geleneklerinin birlikte okunmasıyla kuruluyor. Olayların bilinçli olarak tasarlandığına inanmanın, yalnızca anlam bulmanın değil, uzun vadede daha iyi uyumla ilişkili olduğu ve bunu kişinin kendisini ya da başkalarını suçlama eğilimini artırmadan yaptığı gösterilirse, bu yazının hükmünü yeniden düşünmek gerekir.
Sonuç: "Neden?" Yerine Hangi Soru?
Bowler'ın eşinin kapı eşiğindeki cevabına dönelim: Karısı neden ölüyordu, onu duymayı çok isterdi. Bu cevabı şöyle okumak mümkün: Bir nedenin olmadığını iddia etmiyordu. Reddettiği şey, ölümün bir amaca hizmet ettiği ve bu amacın kapı eşiğinde birine anlatılabileceği varsayımıydı.
Bu yazının vardığı sonuç şu: Her şeyin bir nedeni olduğuna inanmanın sakıncası, inancın kendisinden çok iki fark edilmeyen kaymadan doğar: nedenden amaca ve amaçtan hak edişe. Birinci kayma rastlantısal olaylara bir niyet yükler; ikincisi bu niyeti bir ödüle ya da cezaya dönüştürür. Bu iki kaymanın bedelini çoğu zaman en zor durumdakiler öder: suçlanan mağdur, kendini suçlayan hasta, yoksulluğu "kaderi" sayılan insanlar.
Bu kaymalardan korunmak için üç ayrımı akılda tutmak işe yarayabilir:
- Neden ile amaç: Bir olayın nedenleri olması, bir amacı olduğu anlamına gelmez. Rastlantı nedensiz değil, hedefsizdir.
- Açıklama ile hak ediş: Bir olayı açıklamak, onu yaşayanın hak ettiğini göstermez. Nedensel bir bağ yoksa, geçmişteki bir kusurdan bugünkü bir talihsizliğe köprü kurmak içkin adaletin hatasıdır.
- Bulunan anlam ile kurulan anlam: Bir kayıptan anlam çıkarmak değerlidir; ama bu anlam çoğu zaman olayın içinde hazır durmaz, olaydan sonra kurulur. Onu kurmak için olayın bir plan olduğunu varsaymak gerekmez.
Rastlantıyı kabul etmek, sanıldığı gibi anlamı yok etmez; anlamın yerini değiştirir: Anlam, olayın içinden çıkarılan bir mesaj olmaktan çıkar, olaydan sonra verdiğimiz bir cevaba dönüşür. Bu, sorumluluğu da doğru yere taşır. Lerner'in deneyindeki izleyiciler, kurbanın acısını hafifletebildiklerini öğrendiklerinde onu değersizleştirmeye daha az başvurmuştu. Banerjee ve Bloom'un vardığı sonuç da buna yakındır: İnsan hayatındaki olaylar ancak bireyler ve toplumlar bunun için emek verdiğinde adil bir biçimde gelişir (Banerjee ve Bloom, 2014a).
Kapı eşiğindeki komşunun cümlesi belki de yanlış soruya cevap veriyordu. "Bunun nedeni ne?" sorusu acı çeken birine çoğu zaman yalnızca suçluluk ya da sessizlik bırakır. "Şimdi ne yapabiliriz?" sorusu ise hem rastlantıya hem de insanın sorumluluğuna yer açar. Her şeyin bir nedeni vardır; ama yaşadıklarımızın bir anlamı olacaksa, o anlamı olayın kendisi değil, ondan sonra birbirimize nasıl davrandığımız belirleyecektir.
Kaynak ve Kapsam Notu
Yazıdaki araştırma bulgularının önemli bir kısmı, makalelerin yayımlanmış özetlerine, yazarların kendi kamuya dönük yazılarına ve bilim haberciliği özetlerine dayanır. Banerjee ve Bloom'un çocuklarla yaptığı çalışma, Heywood ve Bering'in çalışması, Wagner-Egger ve arkadaşlarının bulgusu ve Kelemen ile arkadaşlarının bildirdiği oranlar bu tür özetlerden aktarılmıştır; Lerner (1980) ve Janoff-Bulman (1992) kitapları tam metinden okunmamış, bunlara ilişkin bilgiler yayıncı tanıtımına ve ilgili makalelere dayanmaktadır. Yazı, evrenin bütününe bir amaç atfeden dinî ya da felsefi görüşlerin doğruluğunu tartışmaz; konusu, tek tek hayat olaylarına amaç ve hak ediş yükleme alışkanlığının psikolojik ve toplumsal sonuçlarıdır.
Kaynakça
Amaç görme eğilimi ve hayat olayları
Banerjee, K. ve Bloom, P. (2014a, 19 Ekim). Does everything happen for a reason? The New York Times, Sunday Review. Çevrimiçi erişim
Banerjee, K. ve Bloom, P. (2014b). Why did this happen to me? Religious believers' and non-believers' teleological reasoning about life events. Cognition, 133(1), 277–303. doi:10.1016/j.cognition.2014.06.017
Banerjee, K. ve Bloom, P. (2015). "Everything happens for a reason": Children's beliefs about purpose in life events. Child Development, 86(2), 503–518. doi:10.1111/cdev.12312
Heywood, B. (2015, 1 Şubat). Meant to be: Seeing purpose behind life events. Prosocial World. Çevrimiçi erişim
Heywood, B. T. ve Bering, J. M. (2014). "Meant to be": How religious beliefs and cultural religiosity affect the implicit bias to think teleologically. Religion, Brain & Behavior, 4(3), 183–201. doi:10.1080/2153599X.2013.782888
Jarrett, C. (2012, 22 Kasım). The unscientific thinking that forever lingers in the minds of physics professors. BPS Research Digest. Çevrimiçi erişim
Kelemen, D. ve Rosset, E. (2009). The human function compunction: Teleological explanation in adults. Cognition, 111(1), 138–143. doi:10.1016/j.cognition.2009.01.001
Kelemen, D., Rottman, J. ve Seston, R. (2013). Professional physical scientists display tenacious teleological tendencies: Purpose-based reasoning as a cognitive default. Journal of Experimental Psychology: General, 142(4), 1074–1083. doi:10.1037/a0030399
Wagner-Egger, P., Delouvée, S., Gauvrit, N. ve Dieguez, S. (2018). Creationism and conspiracism share a common teleological bias. Current Biology, 28(16), R867–R868. doi:10.1016/j.cub.2018.06.072
Xu, S. (2014, 26 Kasım). The search for meaning may begin in children. Yale Scientific. Çevrimiçi erişim
Rastlantı, kontrol ve sonradan görme
Clark, L. ve Wohl, M. J. A. (2022). Langer's illusion of control and the cognitive model of disordered gambling. Addiction, 117(4), 1146–1151. doi:10.1111/add.15649
Clarke, R. D. (1946). An application of the Poisson distribution. Journal of the Institute of Actuaries, 72(3), 481. doi:10.1017/S0020268100035435
Fischhoff, B. (1975). Hindsight ≠ foresight: The effect of outcome knowledge on judgment under uncertainty. Journal of Experimental Psychology: Human Perception and Performance, 1(3), 288–299. doi:10.1037/0096-1523.1.3.288
Kray, L. J., George, L. G., Liljenquist, K. A., Galinsky, A. D., Tetlock, P. E. ve Roese, N. J. (2010). From what might have been to what must have been: Counterfactual thinking creates meaning. Journal of Personality and Social Psychology, 98(1), 106–118. doi:10.1037/a0017905
Langer, E. J. (1975). The illusion of control. Journal of Personality and Social Psychology, 32(2), 311–328. doi:10.1037/0022-3514.32.2.311
Miller, J. B. ve Sanjurjo, A. (2018). Surprised by the hot hand fallacy? A truth in the law of small numbers. Econometrica, 86(6), 2019–2047. doi:10.3982/ECTA14943
Roese, N. J. ve Vohs, K. D. (2012). Hindsight bias. Perspectives on Psychological Science, 7(5), 411–426. doi:10.1177/1745691612454303
van Elk, M. ve Lodder, P. (2018). Experimental manipulations of personal control do not increase illusory pattern perception. Collabra: Psychology, 4(1), makale no. 19. doi:10.1525/collabra.155
Whitson, J. A. ve Galinsky, A. D. (2008). Lacking control increases illusory pattern perception. Science, 322(5898), 115–117. doi:10.1126/science.1159845
Adil dünya inancı, suçlama ve kendini suçlama
Bulman, R. J. ve Wortman, C. B. (1977). Attributions of blame and coping in the "real world": Severe accident victims react to their lot. Journal of Personality and Social Psychology, 35(5), 351–363. doi:10.1037/0022-3514.35.5.351
Callan, M. J., Ellard, J. H. ve Nicol, J. E. (2006). The belief in a just world and immanent justice reasoning in adults. Personality and Social Psychology Bulletin, 32(12), 1646–1658. doi:10.1177/0146167206292236
Dalbert, C. (1999). The world is more just for me than generally: About the Personal Belief in a Just World Scale's validity. Social Justice Research, 12(2), 79–98. doi:10.1023/A:1022091609047
Hafer, C. L. ve Bègue, L. (2005). Experimental research on just-world theory: Problems, developments, and future challenges. Psychological Bulletin, 131(1), 128–167. doi:10.1037/0033-2909.131.1.128
Janoff-Bulman, R. (1992). Shattered assumptions: Towards a new psychology of trauma. New York: Free Press.
Joseph, S. A., Brewin, C. R., Yule, W. ve Williams, R. (1991). Causal attributions and psychiatric symptoms in survivors of the Herald of Free Enterprise disaster. British Journal of Psychiatry, 159(4), 542–546. doi:10.1192/bjp.159.4.542
Lerner, M. J. (1980). The belief in a just world: A fundamental delusion. New York: Plenum Press.
Lerner, M. J. ve Simmons, C. H. (1966). Observer's reaction to the "innocent victim": Compassion or rejection? Journal of Personality and Social Psychology, 4(2), 203–210. doi:10.1037/h0023562
Anlam bulma ve uyum
Davis, C. G., Nolen-Hoeksema, S. ve Larson, J. (1998). Making sense of loss and benefiting from the experience: Two construals of meaning. Journal of Personality and Social Psychology, 75(2), 561–574. doi:10.1037/0022-3514.75.2.561
Park, C. L. (2010). Making sense of the meaning literature: An integrative review of meaning making and its effects on adjustment to stressful life events. Psychological Bulletin, 136(2), 257–301. doi:10.1037/a0018301
Updegraff, J. A., Silver, R. C. ve Holman, E. A. (2008). Searching for and finding meaning in collective trauma: Results from a national longitudinal study of the 9/11 terrorist attacks. Journal of Personality and Social Psychology, 95(3), 709–722. doi:10.1037/0022-3514.95.3.709
Hastalık, şans ve "Neden ben?" sorusu
Bowler, K. (2016, 13 Şubat). Death, the prosperity gospel and me. The New York Times, Sunday Review. Çevrimiçi erişim
Tomasetti, C., Li, L. ve Vogelstein, B. (2017). Stem cell divisions, somatic mutations, cancer etiology, and cancer prevention. Science, 355(6331), 1330–1334. doi:10.1126/science.aaf9011
Wu, S., Powers, S., Zhu, W. ve Hannun, Y. A. (2016). Substantial contribution of extrinsic risk factors to cancer development. Nature, 529(7584), 43–47. doi:10.1038/nature16166


