Makale İlahi Nizam ve Kâinat: 54 Yıl Saklanan Kitabın Hikâyesi ve İddiaları

1959 yılında bir grup insan, her biri yaklaşık yirmi saat süren seanslar için bir araya geldi. Anlatılana göre bu seanslarda bir medyum trans hâline geçiyor, kendilerine "Önder" denen bir varlıktan geldiğine inanılan sözler bir daktiloda kâğıda dökülüyordu. Ortaya çıkan metin bir kitaba dönüştü. Ama kitap yayımlanmadı. Kopyaları bir notere teslim edildi, daha sonra bir banka kasasına kondu ve ancak 54 yıl sonra, 2013'te okurla buluştu (Kireklo ve Bilallar, 2013).

Bu kitap, Türkiye'de ruhçuluk, yani ölümden sonra varlığını sürdüren ruhlarla iletişim kurulabileceği inancına dayanan akımın kurucusu sayılan Dr. Bedri Ruhselman'ın son eseri olarak bilinen İlâhî Nizam ve Kâinat'tır. Kitap, hem nasıl ortaya çıktığı hem de içerdiği iddialar nedeniyle yıllardır merak konusu. Bazı okurlara göre insanlığa yüksek âlemlerden verilmiş bir bilgi; bazılarına göre ise bir dönemin inanç dünyasını yansıtan ilginç bir belge.

Bu yazı, kitabın hikâyesini ve içeriğini olabildiğince tarafsız biçimde anlatmaya çalışıyor. Bunun için kitabın iki baskısı incelendi: 1959 dilini koruyan 2013 baskısı ve günümüz Türkçesine uyarlanmış baskısı. Basında kitaba atfedilen iddialar kitapta yazanlarla karşılaştırıldı, ardından kitabın kendi iddiaları ulaşılabilen bilimsel kaynaklarla tek tek ele alındı. Yazının sonunda, okurların en çok merak ettiği sorulara bu incelemeye dayanan görüşümüz de yer alıyor. Amaç, kitaba inananları ya da inanmayanları haklı çıkarmak değil; neyin belgelenebildiğini, neyin yalnızca anlatıldığını ve neyin hâlâ açık bir soru olarak kaldığını ayırmaktır.

Bedri Ruhselman kimdi?

Kitabın hikâyesini anlamak için önce yazarını tanımak gerekiyor. Ruhselman hakkındaki en ayrıntılı akademik çalışma, 2019'da İstanbul Üniversitesi'nde hazırlanan bir yüksek lisans tezidir. Tezin aktardığına göre Ruhselman 1898'de İstanbul'un Fındıklı semtinde doğdu. Babası bir deniz kuvvetleri cerrahıydı. Kabataş Lisesi'ni bitirdikten sonra 1916'da tıp eğitimine başladı (Kestel, 2019).

Ruhselman'ın hayatında müzik de önemli bir yer tutuyordu. Küçük yaşta keman dersleri almaya başladı. Tezin aktardığına göre müziğe olan tutkusu nedeniyle tıp eğitimine ara verdi ve 1920'nin sonunda Prag'a giderek konservatuvarda keman eğitimi aldı. Dresden ve Prag'da konserler verdi, 1926'da Türkiye'ye döndükten sonra uzun yıllar müzik öğretmenliği yaptı. Tez, onu aynı zamanda iç hastalıkları uzmanı bir hekim olarak tanımlar (Kestel, 2019).

Ruhselman'ın ruhçulukla ilgisinin kökleri çocukluğuna uzanır. Tezin aktardığına göre on iki yaşlarında gizlice ruhlarla iletişim üzerine bir kitap okumuş ve kendi başına seans denemeleri yapmıştı. Asıl eğitimini ise Prag'da aldı: Burada ruhçuluk akımının önemli yazarlarının eserlerini okudu, hipnoz öğrendi ve seanslara katıldı. Üç ciltlik eseri Ruh ve Kâinat 1946'da yayımlandı (Kestel, 2019).

Ruhselman 1950'de Metapsişik Tetkikler ve İlmî Araştırmalar Derneği'ni kurdu (Kireklo ve Bilallar, 2013). Savunduğu görüşler "Yeni Spiritüalizm" ya da tezin ifadesiyle "Tekâmülcü Deneysel Ruhçuluk" olarak anılır. Buradaki "deneysel" sözcüğü önemlidir: Ruhselman, görüşlerini medyumlarla yapılan seanslara ve gözlemlere dayandırdığını savunuyordu (Kestel, 2019). Ruhselman 1960'ta hayatını kaybetti; yani İlâhî Nizam ve Kâinat, ölümünden kısa süre önce tamamlanmıştı.

Burada iki kavramı açıklamak yararlı olur. Medyum, ruhçulukta ruhlar ile yaşayanlar arasında aracılık ettiğine inanılan kişidir. Trans ise kişinin olağan farkındalığının değiştiği, dışarıdan bakıldığında uyku ile uyanıklık arasında bir hâle benzeyen durumdur. Otomatik yazı ise kişinin, yazdığı metni bilinçli olarak kendisi üretmiyormuş gibi hissettiği yazma deneyimidir; ruhçulukta medyumların ruhlardan mesaj aldığı bir yöntem olarak görülür.

Kitap nasıl ortaya çıktı? Anlatılan hikâye

Bu bölümde aktarılanlar, büyük ölçüde kitabı sahiplenen çevrelerin ve onlarla görüşen gazetecilerin anlatımına dayanıyor. Bu yüzden olgu olarak değil, anlatılan hikâye olarak okunmalıdır.

Seanslar ve "Önder"

Sabah gazetesinin 2013'te yayımlanan haberine göre Ruhselman, kitabın 1959'da trans seanslarında "Öte Âlemin Önderi" tarafından kendisine yazdırıldığını söylüyordu. Habere göre seanslarda Hüsrev Bilgeoğlu hazır bulunuyordu, medyumluğu Atilla Güyer yapıyordu ve her biri yaklaşık yirmi saat süren seansları Metin Sakık daktiloya çekiyordu (Kireklo ve Bilallar, 2013).

Kestel'in tezi de kitabın medyumunun Attila Güyer olduğunu belirtir ve kitabı, "Önder" adlı bir ruhsal plandan alınan bilgilerin düzenlenmesi olarak tanımlar. Tezin verdiği doğum yılına göre Güyer o sırada yirmi yaşlarında genç bir medyumdu. Tez yazarı ayrıca Güyer'le görüştüğünü belirtir (Kestel, 2019). Başka bir haber sitesi ise Ruhselman'ın seansları düzenlediğini ve gelen mesajları derleyip düzenlediğini aktarır (İstiklal, 2017).

Bu anlatımlar arasında küçük ama önemli bir fark var. Sabah'ın haberi kitabın Ruhselman'a "yazdırıldığını" söylerken, tez ve diğer haber trans hâlindeki kişinin medyum Güyer olduğunu, Ruhselman'ın ise seansları yöneten ve metni düzenleyen kişi olduğunu gösterir. Kitabın iç kapağındaki ifade de ikinci anlatımla uyumludur: Her iki baskının iç kapağında da kitabın "Bedri Ruhselman tarafından düzenlenmiştir" olduğu yazar (Ruhselman, 2013a, iç kapak; 2013b, PDF s. 2). Yine de kitabın son hâlinde, medyumun sözleri ile Ruhselman'ın düzenlemesinin payının ne olduğu eldeki kaynaklardan anlaşılamıyor.

Noter, banka kasası ve 2013

Kitabın en çok merak uyandıran yanı, yayımlanma hikâyesidir. Sabah'ın haberine göre kopyalar, "emir gereği" zamanı geldiğinde yayımlanmak üzere Beyoğlu'ndaki bir notere teslim edildi. Daha sonra çeşitli grupların kitabı noterden almak için baskı yapması üzerine Güyer kitabı bir bankanın kasasına koydu. Güyer, kendilerine açıklayamayacakları bir talimat verildiğini söylüyordu (Kireklo ve Bilallar, 2013).

Kitap 2013 baharında yayımlandı. Neden o yıl yayımlandığı sorusuna, Ruhselman'ın kurduğu derneğin o dönemki başkanı A. Cemal Gürsoy, bir eylemin tarihi ve saati "yukarıda" kararlaştırılmışsa o eylemin gerçekleşeceğini söyleyerek cevap verdi (Kireklo ve Bilallar, 2013). Kitabın günümüz Türkçesiyle hazırlanan 320 sayfalık bir baskısı da Nisan 2013'ten itibaren satışa sunuldu. Yayınevinin tanıtımına göre kitap, yazarın talimatı gereği yıllarca yayımlanmamış ve 1959'daki eski Türkçeyle yazılmış metin bugünün diline uyarlanmıştı (İdefix, t.y.).

Bu hikâyenin hangi kısımlarının belgelenebildiği sorusu önemlidir. Noter tutanakları, banka kayıtları ya da seanslara ait özgün daktilo metinleri, bu yazı için erişilebilen hiçbir kaynakta yayımlanmış değildir. Kitabın kendisi de bu konuda yalnızca kısa bir not içerir. 1959 dilini koruyan baskının açılış sayfasındaki not şöyledir:

1959 yılında “Önder” adını verdiğimiz Büyük Vazife Plânı’ndan gelen bu bilgiler, Bedri Ruhselman tarafından düzenlenmiş, o tarihten beri noter, banka kasalarında muhafaza edilmiş, zamanı geldiği için 54 yıl sonra orijinaline sadık kalınarak yayınlanmıştır. (Ruhselman, 2013a, açılış notu)

Günümüz Türkçesine uyarlanmış baskıda aynı not şu biçimi alır:

1959 yılında “Önder” adını verdiğimiz Büyük Vazife Planı’ndan gelen bu bilgiler, Bedri Ruhselman tarafından düzenlenmiş, o tarihten beri noter, banka kasalarında korunmuş, zamanı geldiği için 54 yıl sonra yayınlanmıştır. Elinizdeki kitap orijinal metnin günümüz Türkçesine uyarlanmış şeklidir. (Ruhselman, 2013b, PDF s. 4)

İki not arasındaki fark tutarlıdır: Uyarlanmış baskı, metne sadık kalındığını değil, metnin uyarlandığını bildirir. Her iki baskıda da kitabın içinde seansların yeri, medyumun adı ya da katılımcılar geçmez. "Önder" adı da yalnızca bu notta bir kez anılır. Yani seanslara, notere ve banka kasasına ilişkin ayrıntılı hikâye kitabın dışından, onu sahiplenen kişilerin anlatımından gelir. Bu, hikâyenin yanlış olduğu anlamına gelmez; ama dışarıdan doğrulanmamış olduğu anlamına gelir.

Kitap ne anlatıyor?

Kitabın içeriği iki ayrı katmanda ele alınabilir: Bir yanda evrenin, ruhun ve ahlakın nasıl işlediğine dair kapsamlı bir metafizik sistem, öte yanda Dünya'nın geçmişine ve geleceğine dair çarpıcı iddialar. Bu bölümde önce akademik bir tezin ve basının bu içerik hakkında söyledikleri özetleniyor. Sonraki bölümlerde ise kitabın baskıları ve doğrudan kitabın kendi metni ele alınıyor.

Ruh, tekâmül ve "ilahi nizam"

Kestel'in tezine göre kitabın merkezinde tekâmül, yani ruhun deneyimler yoluyla gelişmesi kavramı vardır. Tez, kitabın bu kavramı şöyle tanımladığını aktarır: Tekâmülden maksat, varlıkların tecrübe içinde bilinçlenmesi ve bilgilenmesidir. Ruh, maddesel enerjiyi yönlendiren ve yöneten bilinçli bir varlık olarak tanımlanır. Ruhlarla doğrudan iletişim kurulamaz; bilgiler bir "ara beden" aracılığıyla ve medyumlar vasıtasıyla alınır (Kestel, 2019).

Kitapta reenkarnasyon, yani ruhun yeni bedenlerde yeniden doğması da önemli bir yer tutar. Tezin aktardığına göre kitabın anlayışında reenkarnasyon bir ödül ya da ceza sistemi değildir; bir hayattaki başarı ya da başarısızlık, sonraki hayatın koşullarını yeteneklerin gelişimi üzerinden belirler. Evreni yöneten düzen ise "Ruhsal İdare Mekanizması" adı verilen ve maddi ile ruhi âlemleri ilahi istek doğrultusunda yöneten hiyerarşik bir yapı olarak tarif edilir. Kader konusunda kitap, kaderciliği reddeder ve neden-sonuç ilişkisine dayalı bir anlayış benimser (Kestel, 2019).

Kitabı yorumlayan bir başka yazı, kitabın sevgiye ve vicdana büyük önem verdiğini aktarır. Bu yazıya göre kitap, ruhun gelişiminin bir sınırı olmadığını, kıskançlık, bencillik ve gurur gibi duyguların ise sevgiyi "zehirlediğini" söyler (Sağıroğlu, 2013). Bu yönüyle kitap, olağanüstü iddialarından bağımsız olarak, kendi içinde tutarlı bir ahlak öğretisi de sunmaya çalışır.

Dünya'nın geleceğine dair iddialar

Kitabın en çok dikkat çeken kısmı ise geleceğe dair söyledikleridir. Sabah'ın haberine göre kitap, kutupların manyetik olarak yer değiştirmesinden, Güneş Sistemi'ne yaklaşan bir gezegenden, doğal afetlerden, önümüzdeki yüz yıl içinde yaşanacak küresel ısınmadan, Mu ve Atlantis uygarlıkları arasındaki bağlantılardan ve gelecekte gelecek bir "Altın Çağ"dan söz eder (Kireklo ve Bilallar, 2013).

2017'de yayımlanan bir başka habere göre kitapta iklimlerin değişeceği, depremlerin artacağı, buzulların 2050'den itibaren erimeye başlayacağı, kıtaların batıp yenilerinin çıkacağı ve insanlığın ilkel bir yaşama geri döneceği gibi öngörüler yer alır. Aynı habere göre kitap, Dünya'nın Güneş Sistemi'nin en gelişmiş gezegeni olduğunu, Mars ve Plüton'da daha az gelişmiş varlıkların bulunduğunu da söyler (İstiklal, 2017).

Bu iddiaların kitapta gerçekten bu sözcüklerle yer alıp almadığı, ancak kitabın kendisine bakılarak anlaşılabilir. Aşağıdaki bölümlerde bu yapılıyor.

Kitabın iki baskısı

Bu yazıda kitabın iki ayrı baskısı kullanıldı. İkisi de Ruhselman'ın kurduğu derneğin yayınevi MTİAD1950'nin künyesini taşır. Bu yüzden önce aralarındaki farkı netleştirmek gerekiyor.

1959 dilini koruyan baskı

Bu baskının künyesinde "İstanbul, Nisan 2013" tarihi yer alır. Metni 319. sayfada sona erer. Dili, 1950'lerin Arapça ve Farsça kökenli sözcüklerle yüklü Türkçesidir: mütekâmil (gelişmiş), muvazene (denge), tesir (etki), idrak (kavrayış) gibi kelimeler hemen her sayfada geçer. Açılış notu, metnin "orijinaline sadık kalınarak" yayımlandığını söyler (Ruhselman, 2013a). Bu yazıda bu baskı "2013a" diye anılıyor ve atıflar basılı sayfa numaralarıyla veriliyor.

Günümüz Türkçesine uyarlanmış baskı

Bu baskının iç kapağında "Günümüz Türkçesine uyarlanmıştır" notu bulunur. Künyesinde "I. Baskı: İstanbul, Nisan 2013" ve "IV. Baskı: İstanbul, Nisan 2013" satırları yer alır; ISBN numarası 1959 dilini koruyan baskıyla aynıdır (Ruhselman, 2013b, PDF s. 2–3). Bu yazıda bu baskının dijital bir PDF kopyası kullanıldı. Bu kopyada basılı sayfa numarası bulunmadığı için atıflar PDF sayfa sırasına göre verilmiştir; bu numaralar, basılı kitabın sayfa numaralarıyla örtüşmez. Bu baskı yazıda "2013b" diye anılıyor.

Uyarlanmış baskı, 1959 dilini koruyan baskıyla aynı sırayı ve aynı bölümleri izler. Kitap üç ana bölümden oluşur: "Mukadderat Yolcuları" (2013a, s. 7–94), uyarlanmış baskıda "Dünya, Uyumsuzluk, Uyum" adını alan "Dünya, Ahenksizlik, Ahenk" (2013a, s. 95–246) ve başlığı okura seslenen bir cümle olan son bölüm: "Madde ile sen, her şeyle hiç olan ve bu her şeyin ahengine uyabilen sen, o ahenkten olacağın anı özle." (2013a, s. 247–319).

Uyarlama anlamı değiştirmiş mi?

Bu yazıda kullanılan bütün pasajlar iki baskıda karşılaştırıldı. Karşılaştırılan pasajlarda anlam korunmuş; değişiklikler sözcük düzeyindedir. Örneğin "Plân mucibince köpek kudurur" cümlesi "Plan gereğince köpek kudurur" olmuş (2013a, s. 267; 2013b, PDF s. 232), "gadir, ceza, mükâfat" ifadesi "haksızlık, ceza, ödül" biçimini almıştır (2013a, s. 252; 2013b, PDF s. 220). Sayılar, yer adları ve süreler değişmemiştir: 2,5 milyar, 6-7 milyar, "dört yüz defa", 36 derece, İzmit ve Van Gölü iki baskıda da aynıdır. Mars için kullanılan eski ad "Merih" uyarlanmış baskıda da korunmuş, Jüpiter'in eski adı "Müşteri" ise "Jüpiter" olmuştur (2013a, s. 262; 2013b, PDF s. 228).

Uyarlanmış baskının asıl yeniliği, metne eklenen 21 açıklayıcı dipnottur. Her biri "MTİAD" imzasını taşıyan bu dipnotlar, perispri, tekâmül, realite, ektoplazma, medyom ve spatyom gibi kavramları açıklar (2013b, PDF s. 82, 214, 278). Bu dipnotlar 1959 metninin değil, yayıncının açıklamalarıdır; bu yüzden yazıda kitabın görüşü olarak aktarılmadı. Dipnotlardan biri, kitabın metniyle çelişir: Dipnot, spatyomu "bedenden kesin olarak ayrılan ruhun geçtiği mekândır" diye tanımlar (2013b, PDF s. 82). Kitabın kendi metni ise tam tersini söyler: "Spatyom bir ortam, bir mekân değildir." (2013b, PDF s. 274 [2013a, s. 315]).

Karşılaştırmanın bu yazı açısından en önemli sonucu şudur: Basında kitaba atfedilen "2050", "Atlantis", "Mars" ve "Altın Çağ" ifadelerinin hiçbiri iki baskıda da bulunmuyor. Yani bu farklar, baskılar arasındaki uyarlamadan kaynaklanmıyor.

Kitabı açınca: Metin ne söylüyor?

Bu bölümdeki alıntılar okumayı kolaylaştırmak için günümüz Türkçesine uyarlanmış baskıdan alındı. Atıflarda önce bu baskının PDF sayfa sırası, köşeli ayraç içinde de 1959 dilini koruyan baskının basılı sayfa numarası verildi. Örneğin (Ruhselman, 2013b, PDF s. 248 [2013a, s. 285]) atfı, aynı pasajın uyarlanmış baskının PDF kopyasında 248. sırada, özgün dilli baskıda ise 285. sayfada olduğunu gösterir.

Kitap kendini nasıl tanıtıyor?

Kitap kendini bir insanın yazdığı bir eser olarak değil, insanlığa verilmiş bir bilgi olarak sunar. Açılış sayfasında "Bu ne bizim, ne siz insanların, ne de hiçbir kimsenindir" denir ve şu cümle eklenir: "Bu, ilâhî nizamın, insanlara bir hediyesidir." (Ruhselman, 2013b, PDF s. 5 [2013a, açılış sayfası]).

Metin boyunca anlatıcı "biz" diye konuşur ve okura doğrudan seslenir. Bazı yerlerde bu ses, başka bir varlıktan aldığı bilgiyi aktardığını söyler. Örneğin evreni yöneten düzenin işleyişi anlatılırken "bir grup yöneticisinden aldığımız bilgi"den söz edilir ve ardından tırnak içinde, birinci tekil şahısla konuşan bir anlatım başlar: "Şimdi aldığım bir direktifle, belirli değişimlerin meydana gelmesine etken olan, onları hazırlayan varlıkların nasıl çalıştıklarını anlatacağım." (Ruhselman, 2013b, PDF s. 64–65 [2013a, s. 74–75]). Yani kitap, kendi içinde bile katmanlı bir aktarım yapısına sahiptir.

Kitap, din kitaplarıyla kendisi arasında da bir bağ kurar. Ona göre din kitapları yüksek hakikatleri sembollerle anlatmıştır; bu kitapta ise bu hakikatlerin "açık bilgileri" yazılıdır: "İşte bu kitap, büyük vazife planının dünya için vazifeli olan kısmının dünyaya bir hediyesidir." (Ruhselman, 2013b, PDF s. 143 [2013a, s. 164]).

Madde, ruh ve "ünite"

Kitap, maddeyi tanımlayarak başlar. Ona göre madde kendi başına hiçbir şey yapamaz; yalnızca dışarıdan gelen etkilere cevap verir. Hiçbir etki almamış, şekilsiz ve hareketsiz bir maddeye "amorf madde ya da aslî madde" adı verilir (Ruhselman, 2013b, PDF s. 6 [2013a, s. 7]). Ruh ise maddeden tamamen ayrı bir şeydir. Kitaba göre "Evrenimizde ruhun niteliğinin zihinde canlandırılması ve idraki söz konusu olamaz." (Ruhselman, 2013b, PDF s. 14 [2013a, s. 16]).

Kitabın Tanrı anlayışı da dikkat çekicidir. Metin, her şeyin üstündeki ve hiçbir şeyle ilişkisi düşünülemeyen ilk ilkeyi anlatırken "Allah" kelimesini "ancak bir defaya özgü olmak üzere" kullandığını açıkça belirtir ve bu ilkeyi "erişilmezliklerin erişilmezliği" diye niteler (Ruhselman, 2013b, PDF s. 26–27 [2013a, s. 31]). Kitapta sık geçen ünite kavramı ise bu ilk ilke değildir. Ünite, kitabın deyişiyle bir "idrak vahdeti", yani evrendeki kavrayışların birliğidir. Kitap, bunun vahdet-i vücut anlayışıyla, yani her şeyin tek bir varlık olduğu görüşüyle karıştırılmaması gerektiğini birkaç kez vurgular (Ruhselman, 2013b, PDF s. 5, 25, 214 [2013a, açılış sayfası, s. 29, 245]).

Bizim gördüğümüz evren, kitabın deyişiyle "hidrojen âlemi"dir. Yıldızlar, gezegenler ve galaksilerle birlikte insanların madde diye bildiği her şey, aslında çok daha geniş bir evrenin "belli ve küçük bir kısmı"dır (Ruhselman, 2013b, PDF s. 227 [2013a, s. 260]). Dünya ise bu âlemin önemsiz bir noktası değil, "en son duraklarından biridir" (Ruhselman, 2013b, PDF s. 227 [2013a, s. 261]).

Yumurtadan insana: Tekâmül merdiveni

Kitabın merkezindeki fikir, her varlığın çok uzun bir gelişim yolunda ilerlediğidir. Bu yol en basit madde hâllerinden başlar; bitkiler, hayvanlar ve insanlar üzerinden geçer ve insanlığın da ötesine uzanır. Kitap bunu çarpıcı bir örnekle anlatır.

Örnekte bir kuş yumurtası vardır. Yumurtadan çıkan yavruyu, davranışları "yukarıdan" gönderilen etkilerle yönlendirilen anne kuş büyütür. Kuş dünyadaki işini bitirince, yine bu etkilerle aç bir kedinin önüne yönlendirilir; kedi hem karnını doyurur hem de kendi yeteneklerini geliştirir. Aynı varlık daha sonra bir köpek olarak doğar. Kitap bundan sonrasını şöyle anlatır: "Plan gereğince köpek kudurur." Köpek, dünyadaki işini bitirmiş olan sahibini ısırır ve ikisi de ölür. Kitaba göre bu zincirin hiçbir halkası tesadüf değildir; hepsi, o basit yumurtanın çok uzak bir gelecekte "güçlü bir varlık hâline" gelmesine hizmet eder (Ruhselman, 2013b, PDF s. 230–234 [2013a, s. 264–268]).

İnsan için bu yolun dünyadaki aşaması vicdanla ilgilidir. Kitap vicdanı yalnızca insana özgü saymaz; onu bütün varlıkların geçtiği bir gelişim mekanizması olarak görür ve "vazifeye hazırlık" kavramına bağlar (Ruhselman, 2013b, PDF s. 85 [2013a, s. 97]). Bu gelişim tek bir hayatta tamamlanmaz. Kitaba göre insanın üst âlemlere hazır hâle gelmesi, ancak "dünyada on binlerce yıl insan bedeni içinde geçen hayat zinciri" tamamlandıktan sonra mümkündür (Ruhselman, 2013b, PDF s. 180 [2013a, s. 206]). Kitap doğumdan önceki süreci de anlatır: Varlık, bir sonraki hayatının planını görevli varlıklarla birlikte hazırlar ve "dünyada bu plana sadık kalacağına söz verir" (Ruhselman, 2013b, PDF s. 179 [2013a, s. 205]).

İki yaşam arasındaki hâle spatyom denir. Kitap, yukarıda değinildiği gibi, bunun bir mekân olmadığını, kişinin dış dünyayla bağlarını keserek kendi öz varlığıyla baş başa kaldığı bir hâl olduğunu vurgular (Ruhselman, 2013b, PDF s. 274 [2013a, s. 315]). Dünyadaki gelişimini tamamlayanlar ise "yarı süptil âlem" ya da "sevgi planı" denen bir ara âleme geçer. Kitaba göre burada yorgunluk, hastalık ve ölüm yoktur; varlıklar istedikleri mekânı ve şekilleri hayal güçleriyle kurabilir (Ruhselman, 2013b, PDF s. 267–275 [2013a, s. 306–316]). Kitap bu anlatıyı şu cümleyle kapatır: "Sevgi planına geçecek olan insanları bekleyen yüksek son budur." (Ruhselman, 2013b, PDF s. 278 [2013a, s. 319]).

Kitabın kader anlayışı da bu çerçeveye oturur. Kitap kaderi, olayları önceden yazılmış bir senaryo olarak değil, varlıkların özgür seçimleriyle kazandıkları liyakati ölçüp ona göre koşulları düzenleyen bir "kader mekanizması" olarak tanımlar. Gündelik dildeki "kaderi yardım etmedi" sözünü de bu mekanizmayla açıklar (Ruhselman, 2013b, PDF s. 203–205 [2013a, s. 233–235]). Bu, Kestel'in tezinde aktarılan, kitabın kaderciliği reddettiği yorumuyla uyumludur.

Medyumluk: Kitap kendi kaynağını nasıl açıklıyor?

Kitabın en az bilinen ama kaynağı tartışması açısından en önemli bölümlerinden biri, medyumluğun nasıl işlediğini anlatan uzun bölümdür (Ruhselman, 2013b, PDF s. 119–139 [2013a, s. 137–159]). Kitaba göre medyum, görevli varlıkların gönderdiği etkilere duyarlı hâle gelmiş kişidir: "Medyomlar ya konuşarak ya yazarak ya da başka bir tarzda bu anlamları dış âleme, insanların anlayabilecekleri araçlarla naklederler." (Ruhselman, 2013b, PDF s. 121 [2013a, s. 138]). Kitap bu süreci beyin merkezleri, titreşim frekansları ve "dönüştürücü istasyonlar" üzerinden ayrıntılı bir mekanizma olarak anlatır (Ruhselman, 2013b, PDF s. 120–130 [2013a, s. 138–149]). Örneğin trans sırasında bilinç merkezindeki titreşimin saniyede kırk binden altmış-yetmiş bine çıktığını söyler; ancak bu sayıları kendisi de "göreceli rakamlarla" verilmiş bir örnek olarak sunar ve bir ölçüm yöntemi belirtmez (Ruhselman, 2013b, PDF s. 120 [2013a, s. 138]).

Bu bölümün en dikkat çekici cümlesi, mesajların hangi sözcüklerle ifade edildiğine dairdir:

Bu sırada medyom, gelen tesirin içerdiği anlamları söz hâline çevirirken gerekli olan kelime ve imgeleri şuurdışındaki, o hayata ait bilgilerden ve izlenimlerden alır. (Ruhselman, 2013b, PDF s. 131 [2013a, s. 150])

Yani kitabın kendi kuramına göre bile mesajın sözcükleri ve imgeleri medyumun kendi bilgi birikiminden gelir; dışarıdan gelen yalnızca "anlam"dır. Kitap ayrıca iki tür bağlantı ayırır. Büyük görevli varlıkların "vazife medyomları" ile kurduğu bağlantılarda mesaj bir denetimden geçer. Sıradan bağlantılarda ise kitabın ifadesiyle aradaki fark "denetim mekanizmasının var olmamasıdır"; bu durumda mesajlara medyumun bilinçaltından gelen izlenimler karışabilir. Kitabın ifadesiyle bu karışma, "bazen tebliğlerin anlamını değiştirmek, onları yozlaştırmak ya da varlığın ifade etmek istediğinin tam tersini bildirmek gibi durumları meydana getirebilir" (Ruhselman, 2013b, PDF s. 130–134 [2013a, s. 149–153]). Kitaba göre seansta bulunanların düşünceleri ve istekleri de, "hatta o yardımcıların seçimleri dışında", medyumu etkileyebilir (Ruhselman, 2013b, PDF s. 134 [2013a, s. 153–154]).

Bu bölümde rüyalar da benzer bir mekanizmayla açıklanır. Kitap, bedenden gelen uyarılardan doğan dağınık rüyalarla "yukarıdan" gönderildiğini söylediği düzenli rüyaları ayırır (Ruhselman, 2013b, PDF s. 126–128 [2013a, s. 144–146]). Bir kişinin bilincinin çok basit bir varlığın etkisine girmesi anlamına gelen obsesyon da anlatılır. Kitaba göre bazı insanların sınavı gerektirdiğinde görevli varlıklar "böyle basit varlıkları o insanların başına sararlar" (Ruhselman, 2013b, PDF s. 130 [2013a, s. 149]). Hipnoz da obsesyona benzer bir mekanizmayla açıklanır (Ruhselman, 2013b, PDF s. 138–139 [2013a, s. 159]).

Bu bölüm, kitabın kaynağına dair tartışmada iki yönden önem taşır. Birincisi, kitap mesajların bozulabileceğini kendisi kabul eder; bu, kitabı sahiplenen çevrelerde de dile getirilen, seanslarda gerçekte kimin konuştuğu sorusunun kitabın içinde de bir karşılığı olduğunu gösterir. İkincisi, kitap kendisini denetimli bağlantıların ürünü olarak konumlandırır. Ancak bu sınıflandırmayı yapan da kitabın kendisidir; bir mesajın denetimden geçip geçmediğini dışarıdan sınamanın bir yolu kitapta tarif edilmez.

Kötülük, savaş ve "ahenk"

Kitabın en tartışmaya açık yanlarından biri, dünyadaki acıyı nasıl açıkladığıdır. Kitaba göre evrende "Düzensiz, bozuk hiçbir şey yoktur." (Ruhselman, 2013b, PDF s. 238 [2013a, s. 273]). Bir aslanın geyiği parçalaması ya da insanların birbirine saldırması gibi çirkin görünen olaylar da aslında "gerekli, zorunlu ve kesinlikle yararlı durumlardır" (Ruhselman, 2013b, PDF s. 238 [2013a, s. 274]).

Kitap bu düşünceyi savaşa kadar götürür. Kuşun kedi tarafından parçalanması nasıl iki varlığın gelişimi için gerekliyse, "bir liderin şu ya da bu gibi görünürdeki sebeplerle bir milleti savaşa sürüklemesi" ve bunun yol açtığı ölüm, açlık ve sefalet de o kadar gerekli ve "uyumlu bir olaydır" (Ruhselman, 2013b, PDF s. 234–235 [2013a, s. 269]). Hastalıklar da bu planın parçasıdır. Kitapta aktarılan bir anlatıma göre bir insanın hastalanması gerekiyorsa, hastalığın türü ve süresi önceden belirlenir; gerekirse "tedavi edecek doktorun teşhiste yanılması" bile hesaba katılır (Ruhselman, 2013b, PDF s. 65 [2013a, s. 75]).

Bu, felsefede kötülük sorunu olarak bilinen eski bir soruya verilmiş bir cevaptır: Evrende bir düzen varsa, acı neden vardır? Kitabın cevabı, acının gelişimin bir aracı olduğudur. Ona göre bu süreçte "hiçbir varlık için haksızlık, ceza, ödül, zulüm, felaket diye bir şey yoktur" (Ruhselman, 2013b, PDF s. 220 [2013a, s. 252]).

Bu cevap bazı okurlara teselli verici gelebilir. Ama iki güçlüğü vardır. Birincisi, her olay önceden ayarlanmış bir planın parçasıysa, ahlaki sorumluluğun nerede kaldığı sorusu doğar. Kitap bir yandan insanların ulaştıkları yeri "özgürlükleriyle tercih ettikleri" şeylere göre bulduğunu söyler (Ruhselman, 2013b, PDF s. 267 [2013a, s. 306]), öte yandan bir savaşı başlatan liderin de büyük uyuma "otomatik olarak" katıldığını yazar (Ruhselman, 2013b, PDF s. 235 [2013a, s. 269]). Bu iki fikrin nasıl bağdaştığı metinde ayrıntılı biçimde açıklanmaz. İkincisi, her olayı sonunda hayırlı sayan bir açıklama, hiçbir gözlemle yanlışlanamaz. Bir şey iyi giderse planın gereğidir, kötü giderse de öyle. Böyle bir açıklama inanç olarak benimsenebilir, ama bir olgu iddiası gibi sınanamaz.

Kitabın toplumsal konulardaki bir tutumu da not edilmeye değer. Irk konusunu ele aldığı bölümde ırk farklarını insanların farklı çevre koşullarında yaşamasına bağlar ve deri renginin "hakiki ayrılığı ifade edebilecek hiçbir değeri yoktur" der (Ruhselman, 2013b, PDF s. 146–147 [2013a, s. 167–168]).

Dinler: Sembol mü, hakikat mi?

Kitap dinlere karşı düşmanca bir dil kullanmaz; tersine, dinlerin insanlığın gelişimindeki rolünü övgüyle anlatır. Ona göre dinleri, üst âlemlerden gelip dünyada bedenlenen görevli varlıklar kurmuştur ve "insanlar bu vazifeli bedenlilere peygamber ya da kurtarıcı demişlerdir" (Ruhselman, 2013b, PDF s. 140 [2013a, s. 161]). Kitap bu rolü şöyle özetler: "Eğer dinler olmasaydı insanlık bugün bu aşamadan daha pek çok gerilerde bulunurdu." (Ruhselman, 2013b, PDF s. 142 [2013a, s. 162]).

Ancak kitap, dinlerin anlatımlarını sembol olarak okur. Ona göre Nuh Tufanı ve kıyamet anlatıları, Dünya'nın geçmişte yaşadığı büyük bir yıkımın, yani aşağıda anlatılacak olan Mu kıtasının batışının sembolleridir (Ruhselman, 2013b, PDF s. 224 [2013a, s. 258]). İnsanlar o dönemde gerçeği anlayacak düzeyde olmadıkları için dinler onların korku duygusundan yararlanmıştır. Kitap bunu gündelik bir örnekle açıklar: Gök gürlerken yemeğini yemek istemeyen iki buçuk yaşındaki çocuğuna "Eğer yemeğini yemezsen gürgür baba seni kapacak!" diyen bir anne, çocuğun yararına olan bir şeyi onu korkutarak yaptırır (Ruhselman, 2013b, PDF s. 225 [2013a, s. 259]).

Kitaba göre artık bu dönem kapanmıştır: "Bugün artık korku ve his devri değil, bilgi, mantık ve idrak devri egemendir." (Ruhselman, 2013b, PDF s. 226 [2013a, s. 260]). Cennet anlatısı da aynı biçimde okunur: Din kitaplarındaki cennet sembolü, kitabın "sevgi planı" dediği yarı süptil âlemi anlatır (Ruhselman, 2013b, PDF s. 276 [2013a, s. 317]). Kitap, sembollerin ardındaki anlamı çıkarabilecek olanların ise "insanların ancak yüzde ikisi ya da üçü" olduğunu söyler (Ruhselman, 2013b, PDF s. 143 [2013a, s. 163]). Tanrı inancı da benzer bir çerçeveye oturtulur; kitap Tanrı kavramını insanların öz varlığından gelen bir ihtiyacın, gelişmekte olan kavrayışlarındaki ilk güçlü yansıması olarak tanımlar (Ruhselman, 2013b, PDF s. 141 [2013a, s. 161]).

Bu yaklaşım, dini gelenekleri benimseyen okurlar açısından tartışmalı bulunabilir; çünkü kutsal metinlerin anlatımını, başka bir kaynaktan gelen "daha açık" bir bilginin basitleştirilmiş hâli olarak konumlandırır. Kitap, kendi bilgisinin dinlerin sembollerinden daha doğrudan olduğunu varsayar. Bu varsayımın kendisi ise kitabın kaynağına dair iddiaya dayanır.

Mu: 70 bin yıl önceki dünya

Kitabın geleceğe dair anlattıklarını anlamak için önce geçmişe dair anlattıklarına bakmak gerekir; çünkü kitap geleceği, geçmişte yaşandığını söylediği bir döngünün tekrarı olarak sunar.

Kitaba göre "Bundan yaklaşık yetmiş bin yıl önce" Dünya'da iki büyük kıta vardı. Bunlardan biri bugünkü Pasifik Okyanusu'nun yerindeydi ve "İnsanlar buna Mu Kıtası derler." Diğeri Atlantik Okyanusu'nun yerini kaplıyordu; kitap bu ikinci kıtaya bir ad vermez (Ruhselman, 2013b, PDF s. 217 [2013a, s. 249]). Bu kıtalarda yaşayan insanlar bugünkü insanlardan daha ileriydi. Radyoyu, televizyonu ve elektronik cihazları bulmuşlar, atom enerjisini de kıtaların batışından "bin yıl önce" kullanmaya başlamışlardı (Ruhselman, 2013b, PDF s. 217 [2013a, s. 249–250]).

Bu uygarlığın sonu, kitabın deyişiyle insanların gurur içinde maddeye gömülmesiyle başlayan bir "yozlaşma" dönemiyle gelir. Bu dönemin işaretlerinden biri kanserdir. Kitap kanseri, hücrelerde yaşayan basit varlıkların gelişmek için sıkıştıkları ve bedenin düzeninin dışına taştıkları bir durum olarak açıklar (Ruhselman, 2013b, PDF s. 72, 218–220 [2013a, s. 84, 250–253]). Ardından yaklaşık 80-100 yıl süren sarsıntılar gelir. Son günler şöyle anlatılır: "Bu karmaşa üç gün devam etti, üçüncü günü iki kıta birden yerin dibine gömüldü" (Ruhselman, 2013b, PDF s. 222–223 [2013a, s. 255–256]). Kitaba göre hazırlanmış olanlar üst âlemlere geçer; geride kalanlar ilkelleşir ve insanlık yetmiş bin yılda bugünkü uygarlığa yeniden ulaşır (Ruhselman, 2013b, PDF s. 223 [2013a, s. 256–257]).

Kitabın gelecek senaryosu

Kitaba göre bugünkü insanlık da Mu insanları gibi gelişiminin zirvesine ulaşmıştır ve Dünya "bu devredeki vazifesini bitirmek üzere"dir (Ruhselman, 2013b, PDF s. 229, 240 [2013a, s. 263, 276]). Mu'nun son günlerindeki işaretler bugün de tekrarlanmaktadır; kitap iki dönem arasında "hemen hemen hiçbir değişimin" bulunmadığını söyler (Ruhselman, 2013b, PDF s. 246 [2013a, s. 283]).

Kitap geleceği belirli sürelerle anlatır, ama bu sürelerin hangi yıldan itibaren sayılacağını açıkça yazmaz. Bilgilerin 1959'da alındığı söylendiği ve metin dünya nüfusu için "bugün 2,5 milyarı bulan" ifadesini kullandığı için (Ruhselman, 2013b, PDF s. 246 [2013a, s. 282]), aşağıdaki tabloda başlangıç noktası olarak 1959 alınmıştır. Bu, yazının yaptığı bir varsayımdır.

Kitaptaki süre1959 esas alınırsaKitaba göre ne olacakSayfa (2013b PDF / 2013a)
"Aşağı yukarı 40-50 yıl"Yaklaşık 1959–2009Mevsim dışı sıcaklar ve soğuklar, kuraklık, sel, fırtına ve deprem; gelgit olmayan kıyılarda 8-10 metrelik kabarmalar. Çoğu insan bunların anlamını fark etmez.243–244 / 279–280
"Yaklaşık elli yıl sonra"2009 civarıSoğuk yerler yavaş yavaş ısınır; tayfunlar, depremler, kuraklık ve büyük göçler artar; kanser vakaları çoğalır.244–245 / 280–281
"Hemen hemen elli altmış yıl sonra"Yaklaşık 2009–2019Yaklaşan gezegenin manyetik alanı Güneş Sistemi'ninkiyle doğrudan temasa geçer; kutuplar çok yavaş kaymaya başlar.261, 264 / 299, 303
"Yüzüncü yıldan sonra"2059 sonrasıSoğuk bölgelerdeki buzlar erir, iklimler belirgin biçimde değişir, kitlesel ölümler yaşanır; nüfus 6-7 milyara çıkar.245–246 / 281–282
"150-200 yıl sonra"Yaklaşık 2109–2159Yaklaşan gezegen çıplak gözle görülebilir hâle gelir.259 / 297
Son aşamaTarih verilmezBirkaç gün süren bir kargaşa; kıtalar birkaç saat içinde batar, kutuplar yer değiştirir, deniz dibinden yeni kıtalar yükselir.248–250, 265–266 / 284–287, 304–305

Son aşama, kitabın en çarpıcı sayfalarıdır. "Ancak birkaç gün devam edecek" bu aşamada yer yarılır, genişliği 30-40 kilometreyi bulan çatlaklardan zehirli gazlar çıkar, okyanuslar kıtaların üzerine yürür ve kıtalar "birkaç saat içinde" kaybolur (Ruhselman, 2013b, PDF s. 248–249 [2013a, s. 284–286]). Türkiye için de özel bir cümle vardır:

Örneğin, İzmit civarında meydana gelebilecek böyle elli kilometre genişliğindeki bir yarığa Türkiye, Van gölüne kadar olan bütün kısımlarıyla birlikte gömülebilecek. (Ruhselman, 2013b, PDF s. 248 [2013a, s. 285])

Sağ kalanların kaderi ise kitapta umut verici değildir. Kıtaların yüksek yerlerinde ve kayalık adalarda kalan az sayıdaki insan hafızasını ve aklını yitirir, konuşamaz hâle gelir. Kitap bu noktada şu cümleyi kurar: "Yamyamlık, insanların ilk anlarındaki hayatları için en doğal ve zorunlu bir hareket olacak" (Ruhselman, 2013b, PDF s. 252 [2013a, s. 289]). Bu insanların bedenleri yaklaşık 300 yıl boyunca "kabalaşacak", alınları küçülecek, çeneleri büyüyecek; sonraki 60 bin yıl boyunca da insanlık taş, demir ve tunç devirlerini yeniden yaşayacaktır (Ruhselman, 2013b, PDF s. 250–254 [2013a, s. 287–292]).

Kitabın bakışında asıl kurtuluş, felaketten sağ çıkmak değil, ölüp daha yüksek bir âleme geçmektir. Kitap ölümü "hiçbir ıstırap ve acı vermeyen bir an meselesi" olarak tanımlar, felaket gününü hazırlanmış insanlar için "tam anlamıyla bir kurtuluş anı" diye niteler ve asıl felaketin "ölemeyip" yeni dünyada kalmak olduğunu söyler (Ruhselman, 2013b, PDF s. 255–256 [2013a, s. 293–294]). Kitap bu anlatıyı, dinlerdeki kıyamet sembolünün asıl anlamı olarak sunar (Ruhselman, 2013b, PDF s. 224 [2013a, s. 258]).

Felaketin nedeni olarak kitap, Güneş Sistemi'ne yaklaşan bir gezegeni gösterir. Başka bir yıldız sistemine ait, Dünya'dan "hemen hemen dört yüz defa daha büyük" bu gezegen, kendi yörüngesinden ayrılarak Güneş Sistemi'ne doğru yola çıkmıştır; belirli bir noktaya kadar yaklaşacak, sonra geri dönecektir (Ruhselman, 2013b, PDF s. 258–259 [2013a, s. 296–297]). Gezegenin "kaba manyetik alanı" Dünya'nın manyetik alanını etkileyecek; bu etkiyle Dünya'nın eksen eğikliği 13 derece artarak 36 dereceye çıkacak, kuzey kutbu Sibirya yönünde güneye, güney kutbu Güney Amerika'nın ucu yönünde kuzeye kayacaktır (Ruhselman, 2013b, PDF s. 261–263 [2013a, s. 299–302]). Son anda ise kutuplar birkaç gün içinde yer değiştirecek, kitabın deyişiyle Dünya "tepesi üstü" gelecektir (Ruhselman, 2013b, PDF s. 265–266 [2013a, s. 304–305]).

Basında anlatılanlar, kitapta yazanlar

Kitabı okuduktan sonra, basında kitaba atfedilen iddialarla kitapta yazanları yan yana koymak mümkün. Aşağıdaki tablo, bazı iddiaların kitapta gerçekten yer aldığını, bazılarının ise aktarılırken değiştiğini gösteriyor. Tablodaki bulgular iki baskı için de geçerlidir.

KonuBasında nasıl geçiyor?Kitapta ne yazıyor?
KutuplarKutupların manyetik olarak yer değiştirmesi (Sabah)Bir gezegenin manyetik etkisiyle eksen eğikliği 36 dereceye çıkar, coğrafi kutuplar kayar, sonunda birkaç gün içinde yer değiştirir (2013b, PDF s. 261–266; 2013a, s. 299–305).
GezegenGüneş Sistemi'ne yaklaşan bir gezegen (Sabah)Var. Başka bir yıldız sisteminden, Dünya'dan yaklaşık dört yüz kat büyük bir gezegen (2013b, PDF s. 258–261; 2013a, s. 296–299).
IsınmaÖnümüzdeki yüz yılda küresel ısınma (Sabah)Var. Soğuk bölgeler ısınır, yüzüncü yıldan sonra buzlar erir; son aşama için bölge bölge sıcaklıklar verilir (2013b, PDF s. 244–247; 2013a, s. 280–284).
Buzullar ve 2050Buzullar 2050'den itibaren erimeye başlayacak (İstiklal)Kitapta takvim yılı yok. Buzların erimesi "yüzüncü yıldan sonra" diye anlatılıyor (2013b, PDF s. 245; 2013a, s. 281).
Mu ve AtlantisMu ve Atlantis uygarlıkları (Sabah)Mu adı geçiyor. Atlantik'te batan ikinci kıtanın adı verilmiyor; "Atlantis" sözcüğü kitapta yok (2013b, PDF s. 217; 2013a, s. 249).
Mars ve PlütonDaha az gelişmiş varlıklar (İstiklal)Var, ama iki baskıda da Mars yerine eski adı "Merih" kullanılıyor (2013b, PDF s. 229; 2013a, s. 262–263).
"Altın Çağ"Gelecekte bir Altın Çağ (Sabah)Bu yazı için yapılan aramada bulunamadı. Felaketten sağ çıkanlar ilkelleşiyor; "kurtuluş" ölüp sevgi planına geçenler için (2013b, PDF s. 250–256; 2013a, s. 287–294).
Mersin Körfezi1953 seansına dayanan kehanet (Sabah)Kitapta Mersin geçmiyor. Türkiye için İzmit'ten Van Gölü'ne uzanan bir yarık senaryosu var (2013b, PDF s. 248; 2013a, s. 285).
Birinci Dünya SavaşıRuhselman'ın çocukken savaşı bilmesi (Sabah)Kitapta yok; Ruhselman'ın hayatına dair bir anlatı.

Kitabın okunmasından çıkan bulgular

Kitabın kendisi okununca, hakkında anlatılanlara doğrudan cevap veren şu bulgular ortaya çıkıyor:

  • Seans hikâyesi kitapta yok. Kitapta seansların yeri, medyumun adı ya da katılımcılar geçmez. "Önder" adı yalnızca açılış notunda bir kez anılır. Noter ve banka kasası da yalnızca bu notta, tek cümleyle geçer (Ruhselman, 2013a, açılış notu; 2013b, PDF s. 4).
  • "2050" diye bir tarih yok. Kitap takvim yılı vermez, "elli yıl sonra" ya da "yüzüncü yıldan sonra" gibi göreli süreler kullanır. Basındaki 2050 tarihi bu sürelerden türetilmiş bir yorumdur (2013b, PDF s. 243–247; 2013a, s. 279–283).
  • "Atlantis" ve "Mars" sözcükleri geçmez. Kitap Atlantik'te batan kıtaya ad vermez; Mars için de eski adı "Merih"i kullanır (2013b, PDF s. 217, 229; 2013a, s. 249, 262–263).
  • Bir "Altın Çağ" anlatısına rastlanmadı. Kitabın anlattığı gelecek bunun tersidir: Felaketten sağ çıkanlar hafızalarını yitirir ve ilkelleşir; kurtuluş, ölüp daha yüksek bir âleme geçenler içindir (2013b, PDF s. 250–256; 2013a, s. 287–294).
  • Mersin Körfezi kehaneti ve Birinci Dünya Savaşı öngörüsü bu kitapta yer almaz. En çok anlatılan bu iki "isabet", Ruhselman'ın hayatına dair başka anlatılardan gelir. Kitapta Türkiye için yalnızca İzmit'ten Van Gölü'ne uzanan bir yarık senaryosu vardır (2013b, PDF s. 248; 2013a, s. 285).
  • Basında az anılan ama kitapta açıkça yazan, sınanabilir iddialar vardır. Dünya'dan yaklaşık dört yüz kat büyük bir gezegenin 150-200 yıl içinde gözle görüleceği, eksen eğikliğinin 36 dereceye çıkacağı ve dünya nüfusunun 6-7 milyara ulaşacağı bunlardandır (2013b, PDF s. 246, 258–263; 2013a, s. 282, 296–302).
  • Kitabın "bugün" dediği dünya, 1950'lerin dünyasıdır. Nüfus için verilen 2,5 milyar 1950'nin rakamıdır, Çekoslovakya bir ülke olarak anılır ve 100 numaralı element için yalnızca 1950'lerin ortasında kısa bir süre kullanılmış bir ad geçer (2013b, PDF s. 44, 246–247; 2013a, s. 51, 282–283).
  • Kitap, mesajların bozulabileceğini kendisi kabul eder. Kitabın medyumluk kuramına göre mesajın sözcükleri medyumun kendi birikiminden gelir ve denetimsiz bağlantılarda mesaj "tam tersini" bile söyleyebilir (2013b, PDF s. 131–134; 2013a, s. 150–153).
  • Uyarlanmış baskı anlamı korur, ama yayıncı dipnotları ekler. Karşılaştırılan pasajlarda anlam değişmemiştir; "MTİAD" imzalı dipnotlar ise yayıncıya aittir ve biri kitabın metniyle çelişir (2013b, PDF s. 82, 274).

Bu bulgular, kitabı değerlendirirken iki şeyi ayırmak gerektiğini gösteriyor: kitabın kendi metni ve kitap hakkında anlatılanlar. Kitaba atfedilen adların bir kısmı (Atlantis, Mars, Altın Çağ) aktarımlarda eklenmiş ya da güncellenmiştir. Bu adlar günümüz okuruna daha tanıdık geldiği için anlatıyı çekici kılıyor, ama kitabın söylediğini de değiştiriyor.

İddiaları sınamak

Bir kehanetin değerlendirilmesi için dört soruya cevap gerekir: Öngörü tam olarak ne zaman ve hangi sözcüklerle yapıldı? Ne kadar belirgin? Gerçekleştiği söylenen olay gerçekten yaşandı mı? Olay, öngörüden bağımsız ve olağan yollarla açıklanabilir mi?

İkinci soru sık gözden kaçar. Gündelik bir örnekle düşünelim: Biri "önümüzdeki yıllarda bazı kışlar ılık, bazı yazlar serin geçecek; bir yerlerde sel, bir yerlerde kuraklık olacak" derse, bu söz neredeyse kesin gerçekleşir, çünkü bunların hepsi her on yılda dünyanın bir yerinde yaşanır. Bu varsayımsal örnek, bir öngörünün değerinin ne kadar ayrıntılı ve ne kadar "riskli" olduğuna bağlı olduğunu gösterir.

Aşağıda önce Ruhselman'a atfedilen ama kitapta yer almayan iki iddiaya, ardından kitabın kendi iddialarına bu sorularla bakılıyor.

Çocukken bilinen savaş

Sabah'ın haberine göre Ruhselman, "henüz çocukken" Birinci Dünya Savaşı'nın başlayacağını dört yıl önceden bilmişti (Kireklo ve Bilallar, 2013). Savaş 1914'te başladığına göre bu, 1910 civarına, yani Ruhselman'ın on iki yaşlarında olduğu bir döneme denk gelir. Haber, bu öngörünün hangi belgeye, kime söylendiğine ya da nerede kaydedildiğine dair hiçbir bilgi vermez. Bu iddia İlâhî Nizam ve Kâinat'ta da yer almaz. Bu nedenle iddia, şu an için kaynağı belirsiz bir anlatı olarak kalır. Ne doğrulanabilir ne de çürütülebilir.

Mersin Körfezi kehaneti

Daha ayrıntılı bir iddia, 1953'teki bir seansa dayanır. Bu iddia da kitapta geçmez. Sabah'ın aktardığına göre Ruhselman 1 Nisan 1953'teki bir seansta Türkiye'nin bir "arızaya" uğrayacağını ve Mersin Körfezi'nden başlayıp Seyhan Nehri yatağını izleyen kavis boyunca denizin içeri çekileceğini söyledi. Habere göre bu sözler seans sırasında bir noterlik tarafından kayda geçirildi. 1966'da ise gazeteler bu bölgede denizin 31 metre çekildiğini haber verdi (Kireklo ve Bilallar, 2013).

Bu iddianın değerlendirilmesinde iki sorun vardır. Birincisi, ne 1953 tarihli noter kaydına ne de 1966 tarihli gazete haberlerine bu yazı için ulaşılabildi. Haber, gazetelerin adını ya da tarihini vermiyor. İkincisi, bölgenin kıyı çizgisi bilimsel olarak ayrıntılı biçimde incelenmiştir ve tablo iddianın düşündürdüğünden farklıdır.

Özpolat ve Demir'in 2019'da yayımlanan çalışması, Seyhan Deltası'nın kıyı çizgisini 1950'den 2018'e kadar uydu görüntüleri ve hava fotoğraflarıyla izledi. Buna göre kıyı çizgisi 1950–1956 arasında doğal yollarla denize doğru yaklaşık 131 metre ilerledi; yani bu dönemde deniz gerçekten "çekiliyordu". Ancak 1956'da Seyhan Barajı'nın yapılmasından sonra tablo tersine döndü. Nehrin taşıdığı tortunun barajın arkasında tutulması nedeniyle, nehir ağzında kıyı çizgisi 2018'e kadar 2.293 metre geriledi; yani deniz karaya doğru ilerledi (Özpolat ve Demir, 2019).

Bu bulgu kehaneti kesin olarak çürütmez, çünkü uzun bir kıyı boyunca bazı noktalarda kıyı ilerlerken başka noktalarda gerileyebilir. Ama iki şeyi gösterir: Delta kıyıları, nehirlerin taşıdığı tortu nedeniyle doğal olarak sürekli değişir ve bu değişim tamamen olağan yollarla açıklanabilir. Ayrıca kehanette adı geçen Seyhan ağzında 1956 sonrasında baskın eğilim, denizin çekilmesi değil ilerlemesi olmuştur.

İzmit'ten Van Gölü'ne: Kitaptaki Türkiye

Kitapta Türkiye'nin adı iki yerde geçer: Biri son aşamadaki iklim tablosunda, diğeri yukarıda aktarılan İzmit cümlesinde (Ruhselman, 2013b, PDF s. 247–248 [2013a, s. 283, 285]). 1999'da İzmit merkezli büyük depremi yaşamış bir okur için bu cümle ilk bakışta dikkat çekici olabilir.

Ancak iki noktaya dikkat etmek gerekir. Birincisi, kitap İzmit'te bir deprem olacağını söylemez. Dünyanın son günlerinde açılacak, içine Türkiye'nin büyük kısmının gömüleceği elli kilometre genişliğinde bir ateş yarığından söz eder ve bunu "meydana gelebilecek" bir örnek olarak verir. 1999 depreminde böyle bir şey yaşanmadı. İkincisi, İzmit bölgesinin büyük bir deprem tehlikesi altında olduğu yer bilimlerince zaten biliniyordu. Kuzey Anadolu Fayı üzerinde 1939–1992 arasında büyüklüğü 6,7 ve üzeri on deprem, fayın yaklaşık 1000 kilometrelik bölümünü kırmıştı. Stein, Barka ve Dieterich 1997'de, yani 1999 depreminden iki yıl önce yayımladıkları çalışmada, bu depremlerin birbirini nasıl tetiklediğini inceledi ve İzmit'in güneyinde büyük bir deprem için yüzde 12'lik bir olasılık hesapladı (Stein ve diğerleri, 1997). Yani İzmit'in adının geçmesi, bölgenin bilinen deprem riskiyle de açıklanabilir.

Eksen eğikliği ve kutupların dönüşü

Basında "kutupların manyetik olarak yer değiştirmesi" diye aktarılan iddia, kitapta aslında iki farklı şeyi birbirine bağlar: Dünya'nın manyetik alanını ve Dünya'nın dönme eksenini. Bu ikisini ayırmak gerekir.

Dünya'nın manyetik alanının tarih boyunca defalarca yön değiştirdiği bilimsel olarak doğrudur. ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu'na (USGS) göre bu dönüşler düzensiz aralıklarla, bazen on bin yılda bir, bazen elli milyon yılı aşkın sürelerde gerçekleşir. Son dönüş yaklaşık 780 bin yıl önce yaşanmıştır ve bir dönüş genellikle yüzlerce ila binlerce yıl sürer. USGS'ye göre manyetik dönüşler ile kitlesel yok oluşlar arasında bir ilişki olduğuna dair kanıt yoktur ve yakın zamanda bir dönüş yaşanması da büyük olasılıkla beklenmemektedir (USGS, t.y.-a). NASA'nın bir yazısı da son büyük manyetik dönüş dönemine ait bitki ve hayvan fosillerinde büyük değişiklikler görülmediğini ve manyetik alandaki değişimlerin iklimi belirgin biçimde etkilediğine dair kanıt bulunmadığını belirtir (Buis, 2021).

Kitabın asıl iddiası ise manyetik kutuplarla değil, dönme ekseniyle ilgilidir: Eksen eğikliği 23° 27′'dan 36°'ye çıkacak ve coğrafi kutuplar kayacaktır. Bu, ölçülebilir bir iddiadır. NASA'ya göre Dünya'nın eksen eğikliği son bir milyon yılda 22,1 ile 24,5 derece arasında, yaklaşık 41 bin yıllık bir döngüyle değişmiştir. Eğiklik bugün yaklaşık 23,4 derecedir ve çok yavaş biçimde azalmaktadır (NASA, 2020). Kitabın takvimine göre ise gezegenin ilk etkisi 2009 civarında başlamış ve eksen yavaş yavaş daha fazla eğilmeye yönelmiş olmalıydı. Ölçümler bunun tersini gösteriyor.

Kitabı savunan bir okur, kitabın bu ilk etkileri zaten "belirsiz" ve "çok yavaş" diye tanımladığını hatırlatabilir. Bu itiraz haklı bir noktaya işaret eder: Kitabın takvimine göre asıl büyük değişimler 2059 sonrasına kalır. Yine de eksen eğikliğindeki çok küçük değişimler bile izlendiği için bu iddia, gelecekte açıkça sınanabilecek ender iddialardan biridir. Kutupların "birkaç gün içinde" yer değiştirmesi senaryosunu destekleyen bir bulgu ise bu yazı için taranan bilimsel kaynaklarda yer almıyor.

Yaklaşan gezegen

Kitabın gezegen anlatısı oldukça ayrıntılıdır. Başka bir yıldız sistemine ait, Dünya'dan yaklaşık dört yüz kat büyük bir gezegen kendi yörüngesinden ayrılıp Güneş Sistemi'ne doğru yol almaktadır ve şu cümleyle tarif edilir:

Şu anda görülmesi henüz mümkün olmayan bu gezegenin 150-200 yıl sonra Dünya’dan gözle görülmesi mümkün olacaktır. (Ruhselman, 2013b, PDF s. 259 [2013a, s. 297])

Bu anlatı, son yıllarda internette "Nibiru" ya da "Gezegen X" adıyla dolaşan hikâyelere benzer. NASA bu tür iddialara verdiği cevaplarda, böyle bir gezegenin var olmadığını ve gerçekten Dünya'ya doğru geliyor olsaydı gökbilimcilerin onu çoktan izliyor olacağını belirtmiştir (O'Callaghan, 2017). Kitap ise 1959 tarihli olduğunu söyler; bu yazı için incelenen kaynaklar, iki anlatı arasında bir bağ olup olmadığını göstermiyor, yalnızca aynı kalıbı paylaştıklarını gösteriyor.

Güneş Sistemi'nin dış bölgelerinde büyük bir gezegen aramak için özel gözlemler de yapılmıştır. NASA'nın WISE kızılötesi uzay teleskobunun verileriyle yapılan bir taramada, Güneş'ten 10 bin astronomik birim uzaklığa kadar Satürn büyüklüğünde ya da daha büyük bir cisim bulunmadığı, 26 bin astronomik birime kadar ise Jüpiter'den büyük bir cisim olmadığı sonucuna varılmıştır (NASA, 2014). Bir astronomik birim, Dünya ile Güneş arasındaki ortalama uzaklıktır.

Bu sonucu kitabın takvimiyle birlikte düşünmek öğreticidir. Başka yıldızların çevresinden gelen cisimlerin Güneş Sistemi'nden geçebildiği bilinir: 2017'de keşfedilen 'Oumuamua, bilinen ilk yıldızlararası cisimdir ve Güneş'e göre saniyede yaklaşık 38 kilometre hızla hareket ediyordu (NASA, t.y.-a). Bu yazının yaptığı kaba bir hesaba göre, bu hızla giden bir cisim 200 yılda yaklaşık 1.600 astronomik birim yol alır. Yani kitabın anlattığı gezegen birkaç yüz yıl içinde gözle görülecek kadar yaklaşacaksa, bugün WISE taramasının kapsadığı bölgenin çok içinde olmalıydı. Kitap "dört yüz defa daha büyük" derken hacmi mi kütleyi mi kastettiğini belirtmediği için bu hesap kesin bir çürütme sayılmaz. Ama böyle büyük bir gezegenin bu taramalardan kaçmasının güç olacağını gösterir.

Gezegenler arasında bir sıralama

Kitap Dünya'yı Güneş Sistemi'nin en gelişmiş gezegeni sayar ve Merih'teki (Mars) varlıkların Dünya'dakilerden daha az gelişmiş olduğunu söyler. Plüton için ise çarpıcı bir benzetme yapar:

Bu gezegenin en tekâmül etmiş varlığı, dünyamızın en geri varlığı olan küf’ten daha geridir. (Ruhselman, 2013b, PDF s. 229 [2013a, s. 263])

Kitap ayrıca Güneş'i sistemin "geri bir küresi" olarak niteler ve Dünya'yı yöneten görevli varlıkların daha çok Güneş'te bulunduğunu söyler (Ruhselman, 2013b, PDF s. 229 [2013a, s. 263]).

Bugün Mars'ta yaşam olduğuna dair doğrulanmış bir bulgu yoktur. NASA, 2025'te Perseverance aracının incelediği bir kayada "olası bir biyolojik iz" bulunduğunu duyurdu. Ancak NASA'nın tanımıyla olası biyolojik iz, yaşamın varlığı ya da yokluğu hakkında sonuca varmak için daha fazla veri ya da inceleme gerektiren bir işarettir; bilim insanları canlılık dışı açıklamaları da tamamen dışlayamadıklarını belirtiyor (NASA, 2025). Yani kitabın Mars'taki varlıklar hakkındaki iddiası bugün ne doğrulanabilir ne de sınanabilir durumdadır. Plüton ise 2006'dan beri Uluslararası Astronomi Birliği tarafından cüce gezegen olarak sınıflandırılmaktadır (NASA, t.y.-b). Kitabın Plüton'u bir gezegen olarak anması, yazıldığı dönemin bilgisini yansıtır.

Kitabın bu bölümünde bugünkü bilgiyle örtüşen bir ayrıntı da vardır. Kitap, gezegenlerin Güneş'ten kopmuş parçalar olduğu görüşünü reddeder ve gezegenlerin bulutsunun içinde "ayrı ayrı" oluştuğunu söyler (Ruhselman, 2013b, PDF s. 227 [2013a, s. 261]). Bugünkü bilimsel anlayışa göre de gezegenler Güneş'ten kopmamıştır; Güneş'in oluşumundan sonra çevresindeki diskte artakalan malzemenin kütleçekimiyle bir araya gelmesiyle oluşmuştur (NASA Space Place, t.y.). Ancak kitap, gezegenlerin hareketini ve birbirine bağlanmasını kütleçekimle değil, manyetik alanlar arasındaki dengeyle açıklar (Ruhselman, 2013b, PDF s. 227, 257–258 [2013a, s. 261, 295–296]). Bu kısım bugünkü fizikle uyuşmaz.

Küresel ısınma öngörüsü

Kitabın iklim anlatısı, basında aktarılandan daha ayrıntılıdır ve kitabın üzerinde en çok durulmaya değer kısımlarından biridir. Kitaba göre "Yaklaşık elli yıl sonra" soğuk yerler yavaş yavaş ısınacak, bazı bölgeler sıcaktan kavrulacak, kuraklıklar büyük göçlere yol açacaktır (Ruhselman, 2013b, PDF s. 244–245 [2013a, s. 280–281]). Yüzüncü yıldan sonrası ise şöyle anlatılır:

Soğuk bölgelerdeki buzlar erimeye başlayacaklar, bazı soğuk bölgeler gittikçe ısınacak, dünya iklimlerinde belirgin değişimler başlayacaktır. (Ruhselman, 2013b, PDF s. 245 [2013a, s. 281–282])

Bu ifadelerin bir kısmı, bugün gözlenenlerle genel yönüyle örtüşür. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli'nin (IPCC) 2021 raporuna göre küresel yüzey sıcaklığı 2011–2020 döneminde, 1850–1900 dönemine göre 1,09 derece daha yüksekti. Küresel ortalama deniz seviyesi 1901–2018 arasında 0,20 metre yükseldi. Rapor, Arktik bölgenin küresel ortalamanın iki katından fazla bir hızla ısınmaya devam edeceğini de "neredeyse kesin" olarak niteler (IPCC, 2021). Kitaptaki "soğuk yerler derece derece ısınacak" ifadesi bu tabloyla uyumludur (Ruhselman, 2013b, PDF s. 244 [2013a, s. 280]). Türkiye'de de 25 Temmuz 2025'te Şırnak'ın Silopi ilçesinde 50,5 derece ölçülmüş ve ülkenin tüm zamanların sıcaklık rekoru kırılmıştır (NTV, 2025).

Ancak değerlendirmede dört noktayı göz önünde tutmak gerekir:

  • Fikir 1959'da yeni değildi. Amerikan Fizik Enstitüsü'nün yayımladığı ve Spencer Weart'ın iklim biliminin tarihini anlattığı çalışmaya göre Gilbert Plass 1956'da, karbondioksit salınımları sürerse Dünya'nın yüzyılda yaklaşık 1,1 derece ısınabileceğini hesaplamıştı. Roger Revelle de 1957'de insanlığın büyük ölçekli bir "jeofizik deney" yaptığını yazmıştı. Bu uyarılar sınırlı da olsa basına yansımıştı (Weart, t.y.).
  • Kitabın gösterdiği neden farklıdır. Kitap ısınmayı ve buzların erimesini, yaklaşan gezegenin manyetik etkisiyle kutupların kaymasına bağlar (Ruhselman, 2013b, PDF s. 264 [2013a, s. 303]). IPCC ise insan etkisinin atmosferi, okyanusları ve karaları ısıttığının "tartışmasız" olduğunu belirtir (IPCC, 2021). Sonuç kısmen örtüşse de açıklama örtüşmez.
  • Bazı ayrıntılar tutmuyor. Kitap bu dönemde "Depremler sıklaşacak ve şiddetlenecek" der (Ruhselman, 2013b, PDF s. 244 [2013a, s. 280]). USGS ise deprem kayıtlarındaki artışın daha fazla depremden değil, daha fazla ölçüm cihazından kaynaklandığını, deprem sayılarındaki geçici artış ve azalışların olağan dalgalanmalar olduğunu belirtir (USGS, t.y.-b). Kitabın son aşama için Türkiye'ye verdiği yaz sıcaklıkları ise +50 ile +70 derece arasındadır (Ruhselman, 2013b, PDF s. 247 [2013a, s. 283]). 2025'teki 50,5 derecelik rekor tek bir günde, tek bir istasyonda ölçülmüş bir değerdir, bir yaz ortalaması değildir.
  • İfadelerin bir kısmı çok geneldir. Mevsim dışı sıcak ve soğuk günler, kuraklık, sel, fırtına ve büyük dalgalar, her on yılda dünyanın bir yerinde yaşanır. Bu yüzden bunların "isabet" sayılıp sayılmayacağı tartışmalıdır.

Nüfus öngörüsü

Kitabın en somut ve en kolay sınanabilen sayısal iddiası nüfusla ilgilidir:

Örneğin, bugün 2,5 milyarı bulan dünya nüfusu o zamana kadar 6-7 milyara çıkacaktır. (Ruhselman, 2013b, PDF s. 246 [2013a, s. 282])

Dünya nüfusu gerçekten de 6 ve 7 milyarı geçmiş, Birleşmiş Milletler'e (BM) göre 15 Kasım 2022'de 8 milyara ulaşmıştır (BM, 2022). Yani öngörü yön olarak doğru çıkmış; hatta kitabın "yüzüncü yıldan sonra" için verdiği rakam daha erken aşılmıştır.

Ancak burada da bağlam önemlidir. Birincisi, kitabın "bugün" için verdiği 2,5 milyar, aslında 1950'nin rakamıdır. BM'nin tahminine göre dünya nüfusu 1950'de yaklaşık 2 milyar 517 milyon, 1960'ta ise yaklaşık 2 milyar 998 milyondu (BM, 1966). İkincisi, nüfusun 2000 yılına kadar 6-7 milyara çıkması, kitabın yazıldığı yıllarda demografların da beklediği bir şeydi. BM'nin 1958'de yayımlanan projeksiyonları, 2000 yılı için orta senaryoda yaklaşık 6,28 milyar, yüksek senaryoda 6,9 milyar kişi öngörüyordu (BM, 1966). Üçüncüsü, kitap nüfus artışını, ölümden sonra bekleyen varlıkların bu son dönemden yararlanmak için topluca yeniden doğmasıyla açıklar (Ruhselman, 2013b, PDF s. 246 [2013a, s. 282]). BM ise artışı, sağlık alanındaki ilerlemelerin yaşam süresini uzatmasına, anne ve çocuk ölümlerini büyük ölçüde azaltmasına bağlar (BM, 2022).

Kanser öngörüsü

Kitap, kanser vakalarının son zamanlara doğru "büsbütün artacak" olduğunu ve bunun dünya maddesinin artık insanların ihtiyaçlarına cevap veremediğinin bir işareti olacağını söyler (Ruhselman, 2013b, PDF s. 245 [2013a, s. 281]). Kanserin nedenini de yukarıda anlatıldığı gibi hücrelerde yaşayan basit varlıkların gelişim sıkışmasına bağlar (Ruhselman, 2013b, PDF s. 218–220 [2013a, s. 250–253]).

Bugünkü tıbbın açıklaması farklıdır. Dünya Sağlık Örgütü'ne (DSÖ) göre kanser, normal hücrelerin çok aşamalı bir süreçle tümör hücrelerine dönüşmesiyle başlar ve bu değişimler kişinin genetik özellikleri ile dış etkenlerin etkileşiminden doğar. Tütün, alkol, sağlıksız beslenme, hareketsizlik ve hava kirliliği başlıca risk etkenleri arasındadır. Kanser görülme sıklığı yaşla birlikte belirgin biçimde artar ve kanserlerin yaklaşık yüzde 38'i risk etkenlerinden kaçınarak önlenebilir (DSÖ, 2026).

Dünya nüfusu büyüyüp yaşlandıkça toplam vaka sayısının artması bu açıklamayla da beklenen bir sonuçtur. Öte yandan bazı ülkelerde kanserden ölüm oranları düşmektedir. Örneğin ABD'de kanser ölüm oranı 2022'ye kadar düşmeye devam etmiş ve 1991'den bu yana yaklaşık 4,5 milyon ölümün önüne geçilmiştir; bu düşüş sigara kullanımındaki azalmaya, bazı kanserlerin daha erken teşhisine ve tedavilerin iyileşmesine bağlanır (Siegel ve diğerleri, 2025). Bu tablo, kanserin dünyanın yaşanmaz hâle gelişinin işareti olduğu fikriyle değil, tıbbın ve önlemenin etkisiyle daha uyumludur. Bu yazı tıbbi bilgi vermez; kanserle ilgili kişisel sorular için bir hekime danışılmalıdır.

Mu ve Atlantik'teki kıta

Kitapta "Atlantis" adı geçmez, ama Atlantik'te batan bir kıtadan söz edilir. Atlantis'in kaynağı, Antik Yunan filozofu Platon'un yaklaşık MÖ 360'ta yazdığı iki diyalogdur. Britannica'ya göre çoğu akademisyen Atlantis'in Platon'un yarattığı bir efsane olduğunu düşünür. Atlantis'i gerçek bir yerle eşleştirme girişimleri başarılı olmamıştır. Bazı araştırmacılar, efsanenin MÖ 1500 civarında Thera (Santorini) adasındaki büyük volkanik patlamanın anılarından beslenmiş olabileceğini öne sürer; bu da bir hipotezdir (Britannica, t.y.).

Mu adının geçmişi ise daha yenidir. Vikipedi'nin İngilizce maddesindeki derlemeye göre "Mu ülkesi" fikrini 19. yüzyılda Maya kalıntıları üzerinde çalışan Augustus Le Plongeon ortaya attı. James Churchward ise 1926'da yayımladığı ve 1930'larda devam kitaplarıyla sürdürdüğü eserlerle Mu'yu Pasifik'te batmış bir "anavatan" olarak popülerleştirdi; Churchward'a göre Mu yaklaşık 12 bin yıl önce batmıştı (Wikipedia katkıcıları, t.y.). İlâhî Nizam ve Kâinat bu adı kullanır, ama batışın tarihini 70 bin yıl öncesine taşır ve uygarlığa radyo, televizyon ve atom enerjisi ekler. Bu, kitabın döneminde okültist çevrelerde yaygın olan bir anlatıyı kendi sistemine uyarladığını düşündürür. Ancak Ruhselman'ın Churchward'ın kitaplarını okuyup okumadığı bu yazı için doğrulanamadı.

Yer bilimleri açısından tablo açıktır. Levha tektoniğine göre kıtalar yerkabuğunun görece hafif parçalarıdır ve levhalar yılda birkaç santimetre hızla hareket eder. Örneğin Orta Atlantik Sırtı'nda açılma hızı yılda ortalama yaklaşık 2,5 santimetredir (Kious ve Tilling, 1996). Gerçekte büyük ölçüde su altında kalmış bir kıta parçası vardır: Yeni Zelanda'yı da içine alan ve yüzde 94'ü su altında olan Zealandia. Ama bu kıta üç günde değil, on milyonlarca yıl önce, Geç Kretase döneminde yaşanan kabuk incelmesi ve ardından gelen denge süreciyle su altında kalmıştır (Mortimer ve diğerleri, 2017).

Kitabın anlattığı 70 bin yıl önceki dünya da arkeolojinin hiç bilmediği bir dönem değildir. Smithsonian Doğa Tarihi Müzesi'ne göre Homo sapiens yaklaşık 300 bin yıl önce Afrika'da ortaya çıkmıştır. İnsanlar uzun süre avcı-toplayıcı olarak yaşamış, bitki ve hayvanların denetimli yetiştirilmesi ancak son 12 bin yıl içinde başlamıştır (Smithsonian, t.y.). Bu yazı için taranan kaynaklarda, 70 bin yıl önce elektronik ya da atom enerjisi kullanan bir uygarlığa işaret eden bir bulguya rastlanmadı.

Metnin kendi içinden ipuçları

Kitabın kaynağı sorusuna başka bir açıdan da bakılabilir: Metin hangi dönemin bilgisini taşıyor?

Kitapta 1950'lerin dünyasını yansıtan birçok ayrıntı vardır. Dünya nüfusu için verilen 2,5 milyar, 1950 rakamıdır. Son aşamadaki iklim tablosunda Çekoslovakya bir ülke olarak sayılır (Ruhselman, 2013b, PDF s. 247 [2013a, s. 283]). Plüton bir gezegen olarak anılır (Ruhselman, 2013b, PDF s. 229 [2013a, s. 263]). Ruhçuluk seanslarında görüldüğü söylenen "ektoplazma" ve "materyalizasyon" gibi kavramlar, dönemin ruhçuluk literatürünün dilidir (Ruhselman, 2013b, PDF s. 57 [2013a, s. 66]). Mu anlatısı da 1920'lerde ve 1930'larda yayımlanan kitaplarla yaygınlaşmış bir fikirdir.

Bu ipuçlarının belki en ilginci kimya ile ilgilidir. Kitap, hidrojenden başlayan madde gelişiminin uç noktasında uranyumdan sonra "sentoryom" adlı bir element sayar (Ruhselman, 2013a, s. 51). Uyarlanmış baskıdaki yayıncı dipnotu da bu adın 100 numaralı element için kullanıldığını belirtir (Ruhselman, 2013b, PDF s. 44, 82). Bu ad, Stockholm'deki Nobel Enstitüsü araştırmacılarının 1953'te elde ettikleri 100 numaralı element için önerdiği "centurium" adıdır. Ancak aynı elementi daha önce bulan Amerikalı araştırmacıların gizli tutulan çalışmaları 1955'te yayımlanınca öncelik onlara geçti ve element "fermiyum" adını aldı (van der Krogt, t.y.). Yani 1959 tarihli bir metinde geçen bu ad, 1950'lerin ortasındaki kısa bir dönemin bilgisini yansıtır ve kitabın yazıldığı sırada artık kullanılmayan bir addır.

Bu ayrıntılar iki yönde okunabilir. Bir yandan metnin gerçekten 1950'lerde oluşturulduğu yönündeki anlatıyla uyumludur; bu yazı için yapılan okumada, metnin 2013'te yeniden yazıldığını düşündürecek bir ize rastlanmadı. Öte yandan kitabın bilgisinin, yazıldığı dönemin bilgisiyle sınırlı olduğunu da gösterir. Kitabın kendi medyumluk kuramı bu duruma bir açıklama sunar: Mesajın sözcükleri medyumun kendi birikiminden geliyorsa, dönemin bilgisi ve terimleri metne doğal olarak yansır. Ancak bu açıklama, aynı zamanda içeriğin hangi kısmının "dışarıdan", hangi kısmının medyumun ve düzenleyicinin birikiminden geldiğini ayırmayı da olanaksız kılar. Kitabın doğru çıkan öngörüleri (nüfus artışı, soğuk bölgelerin ısınması), dönemin bilim insanlarının da tartıştığı konulardır. Yanlış çıkan ya da henüz hiçbir işareti görülmeyen öngörüleri (eksen eğikliğinin artması, yaklaşan gezegen, depremlerin sıklaşması) ise dönemin bilimsel beklentilerinde yer almayan iddialardır. Bu örüntü tek başına bir kanıt değildir; ama metnin zamanının ötesinde bir bilgi kaynağından geldiği iddiasını desteklemez.

Trans ve otomatik yazı: Psikoloji ne diyor?

Kitabın kaynağına dair asıl soru, trans hâlindeki bir medyumun ağzından ya da elinden çıkan sözlerin nereden geldiğidir. Bu soru bilimsel olarak tamamen çözülmüş değildir, ama psikoloji araştırmaları bazı önemli ipuçları sunar. Anlatılana göre İlâhî Nizam ve Kâinat'ın seanslarında medyum yazmıyor, konuşuyordu; sözleri başka biri daktiloya geçiriyordu (Kireklo ve Bilallar, 2013). Ancak aşağıdaki araştırmaların ortak konusu olan soru, yani kişinin ürettiği içeriği kendisine ait hissetmemesi, trans hâlinde konuşma için de geçerlidir.

İlk ipucu ideomotor etki kavramıdır. Britannica'nın tanımına göre bu, kişinin düşünce, beklenti ya da fikirlere tepki olarak istemsiz fiziksel hareketler yapmasıdır. Ruhlarla iletişim için kullanılan Ouija tahtası, bu etkinin bilinen örneklerinden biridir (Rogers, t.y.). Gündelik bir örnekle düşünelim: Bir sarkacı elinizde tutup "sağa sallanacak" diye düşündüğünüzde, sarkaç siz bilinçli olarak hareket ettirmediğinizi düşünseniz bile o yöne sallanmaya başlayabilir. Bu varsayımsal örnek, kişinin kendi hareketini kendisine ait hissetmeyebileceğini gösterir.

İkinci ipucu, otomatik yazı deneyimini laboratuvarda modelleyen çalışmalardan gelir. Walsh ve arkadaşları 2014'te, hipnoza yatkın gönüllülere çeşitli telkinler vererek otomatik yazıya benzeyen deneyimler oluşturdu. Uygun telkinlerle katılımcıların yazdıklarını kontrol etme ve sahiplenme duyguları azaldı; bazı durumlarda yazdıklarının farkında olma düzeyleri de düştü (Walsh ve diğerleri, 2014). Bu bulgu, "Bunu ben yazmıyorum" duygusunun bilinen psikolojik süreçlerle ortaya çıkabileceğini gösterir.

Üçüncü ipucu ise doğrudan medyumlar üzerinde yapılmış bir beyin görüntüleme çalışmasıdır. Peres ve arkadaşları 2012'de, ruhlardan geldiğine inanılan yazılar yazan on medyumun beyin etkinliğini inceledi. Deneyimli medyumlarda trans hâlinde yazarken, yazma ve düşünme süreçleriyle ilişkilendirilen bazı beyin bölgelerinde etkinlik normal yazmaya göre daha düşüktü. Buna rağmen trans hâlinde yazılan metinler daha karmaşıktı. Yazarlar bu çalışmanın ön çalışma niteliğinde olduğunu, örneklemin küçük olduğunu ve bulguların tekrarlanması gerektiğini vurgular (Peres ve diğerleri, 2012).

Bu araştırmaların hiçbiri, İlâhî Nizam ve Kâinat'ın kaynağı hakkında doğrudan bir şey söylemez. Gösterdikleri şey, trans ve otomatik yazı deneyimlerinin gerçek olduğu, ancak kişinin "kendisinden gelmiyor" diye hissettiği içeriğin bilinen psikolojik süreçlerle de ortaya çıkabildiğidir. İlginç biçimde kitabın kendi medyumluk kuramı da bir noktada bu bakışla buluşur: Kitaba göre de mesajın sözcükleri ve imgeleri medyumun kendi hafızasından gelir (Ruhselman, 2013b, PDF s. 131 [2013a, s. 150]). Ayrıldıkları nokta, anlamın kaynağıdır. Bu açıklamalar ruhçuluğun iddiasını kesin olarak çürütmez; ama olağanüstü bir kaynağı varsaymadan önce düşünülmesi gereken olağan açıklamalar sunar.

Tartışmanın asıl düğümü

Kitap hakkındaki görüş ayrılığı aslında birkaç somut soruda düğümlenir. Birincisi, kitabın bilgilerinin kaynağı nedir? Kitabı sahiplenenler için cevap yüksek bir ruhsal varlıktır. Şüpheci bir bakış ise medyumun, Ruhselman'ın ve seans katılımcılarının kendi bilgi, inanç ve beklentilerini ön plana çıkarır.

İkincisi, kehanetler gerçekleşti mi? Kitabın kendi metnine bakınca tablo, basının sunduğundan daha karışıktır. Nüfus artışı ve soğuk bölgelerin ısınması gibi bazı öngörüler genel yönüyle gerçekleşmiştir; ama bunlar 1950'lerde bilim dünyasında da beklenen gelişmelerdi. Eksen eğikliğinin artması ve yaklaşan gezegen gibi kitaba özgü, ayrıntılı öngörüler ise bugüne kadar gerçekleşmedi ve bilimsel gözlemlerle uyuşmuyor. En çok anlatılan "isabetler" ise kitapta değil, kitap hakkındaki anlatılarda yer alıyor.

Üçüncüsü, kitabın ahlak öğretisi kehanetlerinden ayrılabilir mi? Kitap sevgiyi, vicdanı ve kişisel gelişimi merkeze alır; dinlerin ahlaki katkısını över ve ırk ayrımını reddeden bir dil kullanır. Öte yandan savaş, hastalık ve felaket dahil her şeyi "uyumlu" sayan bakışı, birçok okur için ahlaki açıdan rahatsız edici olabilir.

İlginç biçimde, kitaba ilgi duyan çevrelerin içinde de soru işaretleri vardır. Kitabı yorumlayan bir yazı, seanslarda gerçekten yüksek ruhların mı bilgi verdiği, yoksa bu bilgilerin dünyaya bağlı kalmış ruhlardan mı geldiği sorusunu açıkça gündeme getirir (Sağıroğlu, 2013). Kitabın kendi medyumluk bölümü de, yukarıda görüldüğü gibi, bu tür karışmaların mümkün olduğunu kabul eder. Kestel'in akademik tezi ise kitabı Ruhselman'ın metafizik görüşlerini anlamak için bir kaynak olarak kullanır; tez, kitabın kaynağının doğru olduğunu kanıtlamayı amaçlamaz (Kestel, 2019).

Bu nedenle kitap iki farklı biçimde okunabilir. İnanan bir okur için ahlaki ve ruhsal bir rehberdir. Şüpheci bir okur içinse, yirminci yüzyılın ortasında Türkiye'de ruhçuluğun nasıl bir dünya görüşü geliştirdiğini gösteren önemli bir belgedir. Bu iki okuma birbirini dışlamak zorunda değildir: Kitabın ahlaki öğretisini değerli bulmak, kehanetlerinin doğru olduğunu kabul etmeyi gerektirmez.

Merak edilen sorular: Değerlendirmemiz


Bu bölümde, kitap hakkında en sık sorulan sorulara bu incelemeye dayanan görüşümüz yer alıyor. Buradaki cevaplar yukarıdaki bulguların yorumudur; bir görüş olarak okunmalıdır.

Kitap gerçekten 1959'da mı yazıldı?

Bizce metnin 1950'lerde oluşturulduğu yönündeki anlatı makul görünüyor. Nüfus rakamı, Çekoslovakya, gezegen sayılan Plüton ve yalnızca 1950'lerin ortasında kısa bir süre kullanılmış "sentoryom" adı, metnin o dönemin bilgisiyle yazıldığını gösteriyor. Bu yazı için yapılan okumada, metnin sonradan yazıldığını düşündüren bir ize rastlanmadı. Yine de tarih, noter kayıtları ya da özgün daktilo metinleri kamuya açık biçimde incelenmedikçe belgelenmiş sayılmaz; metnin içeriği yalnızca 1950'lerle uyumlu olduğunu gösterir.

Kitabı gerçekten bir ruh mu yazdırdı?

Bu, bilimsel yöntemle doğrudan sınanabilecek bir soru değil. Ama iki gözlem bizim değerlendirmemizi belirliyor. Birincisi, kitabın kendi kuramına göre bile mesajın sözcükleri medyumun hafızasından gelir ve denetimsiz bağlantılarda mesaj bozulabilir. İkincisi, kitabın bilgisi 1950'lerin bilgisini aşmıyor; aşıyormuş gibi görünen kısımlar dönemin bilimsel tartışmalarında zaten vardı, kitaba özgü iddialar ise gözlemlerle desteklenmiyor. Bu nedenle bizce medyumun ve Ruhselman'ın birikimi, dönemin ruhçuluk ve okültizm literatürü ve bilinen psikolojik süreçler, metnin ortaya çıkışını açıklamak için olağanüstü bir kaynağı varsaymayı gerektirmiyor. Kitabın bir ruhsal kaynaktan geldiğine inanmak bir inanç tercihidir; bu tercih saygıyı hak eder, ama kanıta dayanmaz.

Kehanetler tuttu mu?

Kısa cevabımız: Kitaba özgü ayrıntılı öngörüler bugüne kadar tutmadı; tutan genel öngörüler ise dönemin beklentileriydi. En çok dolaşan "isabetler" (Mersin Körfezi, Birinci Dünya Savaşı) kitapta yer almıyor. Kitabın takviminin büyük bölümü 2059 sonrasına düştüğü için kesin bir hüküm vermek için erken. Ancak şimdiden sınanabilen göstergeler, yani eksen eğikliği ve yaklaşan gezegen, şimdilik kitabın söylediğinin tersini gösteriyor.

Günümüz Türkçesine uyarlanmış baskı aslını değiştirmiş mi?

Bu yazıda karşılaştırılan pasajlarda anlam korunmuş; değişiklikler sözcük düzeyinde. Ancak iki fark okurun dikkatini hak ediyor. Birincisi, açılış notundaki "orijinaline sadık kalınarak" ifadesinin yerini uyarlama notu almış. İkincisi, "MTİAD" imzalı dipnotlar yayıncının yorumlarıdır ve en az birinde kitabın metniyle çelişki var. Bizce kitabı ilk kez okuyacaklar için uyarlanmış baskı daha kolay okunur; ama kitaptan kesin bir alıntı yapılacaksa ya da bir ifadenin aslı tartışılıyorsa, 1959 dilini koruyan baskıya bakmak daha güvenlidir.

Kitap okunmaya değer mi?

Bizce evet, ama doğru beklentiyle. Kitap, Türkiye'de ruhçuluğun tarihini ve yirminci yüzyıl ortasının düşünce iklimini anlamak için önemli bir belge. Vicdan, sevgi ve kişisel gelişim üzerine bölümleri, kaynağına inanılsın ya da inanılmasın, üzerinde düşünülmeye değer fikirler içeriyor. Ancak kitap tıp, iklim ya da astronomi konusunda bilgi kaynağı olarak okunmamalı; bu alanlardaki iddiaları, yukarıda görüldüğü gibi, bugünkü bilgiyle büyük ölçüde uyuşmuyor.

Kitabın felaket anlatısı endişe verici mi?

Kitap, felaket sahnelerini anlattıktan sonra okura açıkça korkmamasını söyler: "Burada ne korkulacak, ne ürkülecek, ne kaçınılacak, ne de endişeye kapılacak hiçbir şey yoktur." (Ruhselman, 2013b, PDF s. 255 [2013a, s. 293]). Kitap okura bir eylem önermez; felaketi kendi inanç çerçevesi içinde doğal bir döngü olarak anlatır. Bilimsel açıdan ise bugün yaklaşan bir gezegene, birkaç gün içinde yaşanacak bir kutup dönüşüne ya da batmak üzere olan kıtalara dair bir bulgu yok. İklim değişikliği ise gerçek ve ciddi bir sorundur; ama nedenini ve olası sonuçlarını anlamak için başvurulacak kaynaklar kitap değil, IPCC gibi bilimsel değerlendirmelerdir.

Sonuç: Bir kitap, iki hikâye

İlâhî Nizam ve Kâinat hakkında söylenebilecek en sağlam şey, iki ayrı hikâyesi olduğudur. Birincisi, farklı kaynaklarda tutarlı biçimde aktarılan bir hikâyedir: Türkiye'de ruhçuluğun önde gelen isimlerinden biri olan, kemancı ve hekim Bedri Ruhselman, ölümünden kısa süre önce bir medyumla yapılan uzun seanslardan bir kitap derledi ve bu kitap uzun yıllar sonra, 2013'te yayımlandı. Kitabın dili ve içerdiği ayrıntılar da metnin 1950'lerde oluşturulduğu anlatısıyla uyumludur. İkincisi ise inanca dayanan bir hikâyedir: Kitabın bir ruhsal varlık tarafından yazdırıldığı, yayımlanma zamanının "yukarıda" belirlendiği ve geleceği önceden bildiği.

Kitabın iki baskısını okumak, bu ikinci hikâyeyi değerlendirmek için önemli bir adım. Okuma şunu gösteriyor: Basında dolaşan iddiaların bir kısmı kitapta gerçekten var, bir kısmı aktarılırken değişmiş, bir kısmı ise kitapta hiç yok. Kitabın kendi öngörülerinden gerçekleşenler, döneminin bilim insanlarının da beklediği gelişmeler; kitaba özgü ayrıntılı öngörüler ise bugüne kadar gözlemlerle desteklenmiyor. Kitap, kendi medyumluk kuramında mesajların sözcüklerinin medyumdan geldiğini ve mesajların bozulabileceğini de kabul ediyor. Bu, ikinci hikâyeyi kesin olarak çürütmez, çünkü kitabın takviminin büyük bölümü henüz gelmemiş bir geleceğe uzanıyor ve seans kayıtları ile noter belgeleri kamuya açık biçimde incelenmiş değil. Ama bu hikâyeyi doğrulayan bağımsız bir kanıt da sunmuyor.

Belki de kitabı bu kadar ilgi çekici kılan şey tam da bu belirsizliktir. İnsanlar yüzyıllardır ölümden sonra ne olduğunu, evrende bir düzen olup olmadığını ve geleceği bilmenin mümkün olup olmadığını soruyor. İlâhî Nizam ve Kâinat bu sorulara iddialı cevaplar veriyor. Bu cevapların bir kısmı inanç alanında kalıyor; bir kısmı ise, eksen eğikliği ya da yaklaşan gezegen gibi, önümüzdeki on yıllarda gözlemle sınanabilecek kadar somut. Kitabı değerlendirmenin en sağlıklı yolu da onu efsanesinden değil, kendi sayfalarından okumak ve bu sayfaları açık, bağımsız kaynaklarla karşılaştırmaya devam etmek.

Kaynak ve Kapsam Notu:

Bu yazıda, İlâhî Nizam ve Kâinat kitabının günümüz Türkçesine uyarlanmış baskısı esas alınmıştır. Kitabın ileri sürdüğü görüşler, tarihsel bilgiler ve bu görüşlere ilişkin değerlendirmeler ayrı ele alınmıştır. Metafizik iddiaların kitapta yer alması, bunların bilimsel olarak doğrulandığı anlamına gelmez.


Kaynakça

Not: "t.y." (tarih yok), yayın tarihi belirtilmemiş kaynakları gösterir. Aynı yazarın tarihsiz birden fazla kaynağı "t.y.-a", "t.y.-b" biçiminde ayrılır.

Kitap ve Bedri Ruhselman

İdefix. (t.y.). İlahi Nizam ve Kainat – Günümüz Türkçesiyle (ürün sayfası). İdefix.

İstiklal. (2017, 18 Mayıs). Bu kitabı gerçekten bir ruh mu yazdı? Öyle kehanetler var ki... İstiklal.

Kestel, M. H. C. (2019). Bedri Ruhselman ve metafizik görüşleri (Yüksek lisans tezi). İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü. İstanbul Üniversitesi.

Kireklo, G., & Bilallar, Ş. (2013, 7 Nisan). 54 yıldır sır gibi saklanan kitap. Sabah Pazar. Sabah.

Ruhselman, B. (Düz.). (2013a). İlâhî nizam ve kâinat. İstanbul: MTİAD1950. ISBN 978-605-63845-0-9. (1959 dilini koruyan baskı; atıflar basılı sayfa numarasıyla verilmiştir.)

Ruhselman, B. (Düz.). (2013b). İlahi nizam ve kainat (Günümüz Türkçesine uyarlanmış baskı; künyede "IV. Baskı: İstanbul, Nisan 2013"). İstanbul: MTİAD1950. ISBN 978-605-63845-0-9. (Dijital PDF kopya; basılı sayfa numarası içermediği için atıflar PDF sayfa sırasıyla verilmiştir.)

Sağıroğlu, F. (2013, 16 Ağustos). İlahi Nizam ve Kainat'ı anlamak: Dr. Bedri Ruhselman. İndigo Dergisi. İndigo Dergisi.

Yer ve uzay bilimleri, kimya, arkeoloji

Britannica. (t.y.). Atlantis. Britannica School. Britannica.

Buis, A. (2021, 3 Ağustos). Flip flop: Why variations in Earth's magnetic field aren't causing today's climate change. NASA. NASA.

Kious, W. J., & Tilling, R. I. (1996). This dynamic Earth: The story of plate tectonics (çevrimiçi sürüm, "Understanding plate motions" bölümü). U.S. Geological Survey. USGS.

Mortimer, N., Campbell, H. J., Tulloch, A. J., King, P. R., Stagpoole, V. M., Wood, R. A., Rattenbury, M. S., Sutherland, R., Adams, C. J., Collot, J., & Seton, M. (2017). Zealandia: Earth's hidden continent. GSA Today, 27(3), 27–35. https://doi.org/10.1130/GSATG321A.1

NASA. (2014, 7 Mart). NASA's WISE survey finds thousands of new stars, but no 'Planet X'. NASA.

NASA. (2020, 27 Şubat). Milankovitch (orbital) cycles and their role in Earth's climate. NASA Science.

NASA. (2025, 10 Eylül). NASA says Mars rover discovered potential biosignature last year. NASA.

NASA. (t.y.-a). 'Oumuamua. NASA Science. NASA Science.

NASA. (t.y.-b). Pluto. NASA Science. NASA Science.

NASA Space Place. (t.y.). How did the solar system form? NASA Space Place.

O'Callaghan, J. (2017, 22 Eylül). NASA responds to claims that the world is going to end tomorrow. IFLScience. IFLScience.

Özpolat, E., & Demir, T. (2019). The spatiotemporal shoreline dynamics of a delta under natural and anthropogenic conditions from 1950 to 2018: A dramatic case from the Eastern Mediterranean. Ocean & Coastal Management, 180. https://doi.org/10.1016/j.ocecoaman.2019.104910

Smithsonian. (t.y.). Homo sapiens. Smithsonian National Museum of Natural History, Human Origins Program. Smithsonian.

Stein, R. S., Barka, A. A., & Dieterich, J. H. (1997). Progressive failure on the North Anatolian fault since 1939 by earthquake stress triggering. Geophysical Journal International, 128(3), 594–604. https://doi.org/10.1111/j.1365-246X.1997.tb05321.x

USGS. (t.y.-a). Is it true that the Earth's magnetic field occasionally reverses its polarity? U.S. Geological Survey.

USGS. (t.y.-b). Why are we having so many earthquakes? Has naturally occurring earthquake activity been increasing? U.S. Geological Survey.

van der Krogt, P. (t.y.). 100. Fermium. Elementymology & Elements Multidict. vanderkrogt.net.

Wikipedia katkıcıları. (t.y.). Mu (mythical lost continent). Wikipedia. Wikipedia.

İklim, nüfus ve sağlık

BM. (1966). World population prospects as assessed in 1963 (Population Studies No. 41, ST/SOA/Series A/41). United Nations. UN Digital Library.

BM. (2022). World population to reach 8 billion on 15 November 2022. United Nations Department of Economic and Social Affairs. UN DESA.

DSÖ. (2026, 3 Temmuz). Cancer (bilgi notu). World Health Organization. WHO.

IPCC. (2021). Summary for policymakers. Climate Change 2021: The Physical Science Basis. Contribution of Working Group I to the Sixth Assessment Report of the Intergovernmental Panel on Climate Change. IPCC.

NTV. (2025, 26 Temmuz). Silopi'de tüm zamanların sıcaklık rekoru kırıldı. NTV.

Siegel, R. L., Kratzer, T. B., Giaquinto, A. N., Sung, H., & Jemal, A. (2025). Cancer statistics, 2025. CA: A Cancer Journal for Clinicians, 75(1), 10–45. https://doi.org/10.3322/caac.21871

Weart, S. R. (t.y.). The carbon dioxide greenhouse effect. The Discovery of Global Warming. American Institute of Physics. AIP.

Trans ve otomatik yazı

Peres, J. F., Moreira-Almeida, A., Caixeta, L., Leao, F., & Newberg, A. (2012). Neuroimaging during trance state: A contribution to the study of dissociation. PLoS ONE, 7(11), e49360. https://doi.org/10.1371/journal.pone.0049360

Rogers, K. (t.y.). Ideomotor effect. Encyclopaedia Britannica. Britannica.

Walsh, E., Mehta, M. A., Oakley, D. A., Guilmette, D. N., Gabay, A., Halligan, P., & Deeley, Q. (2014). Using suggestion to model different types of automatic writing. Consciousness and Cognition, 26, 24–36. https://doi.org/10.1016/j.concog.2014.02.008
 
Son düzenleme:

İlgili yazılar

  • Adem İlk İnsan mıydı? Kutsal Metinler, Evrim ve Ortak Ata Sorunu
  • Kişisel Gelişimde Sürekli Pozitif Kalma Baskısının Zararları
  • İnsanın Özü Bencil mi Yoksa Dayanışmaya mı Yatkın?
Kişiselleştirme

Tema editörü

Ayarlar Renkler

  • Mobil kullanıcılar bu fonksiyonları kullanamaz.

    Alternatif header

    Farklı bir görünüm için alternatif header yapısını kolayca seçebilirsiniz.

    Görünüm Modu Seçimi

    Tam ekran ve dar ekran modları arasında geçiş yapın.

    Izgara Görünümü

    Izgara modu ile içerikleri kolayca inceleyin ve düzenli bir görünüm elde edin.

    Resimli Izgara Modu

    Arka plan görselleriyle içeriğinizi düzenli ve görsel olarak zengin bir şekilde görüntüleyin.

    Yan Paneli Kapat

    Yan paneli gizleyerek daha geniş bir çalışma alanı oluşturun.

    Sabit Yan Panel

    Yan paneli sabitleyerek sürekli erişim sağlayın ve içeriğinizi kolayca yönetin.

    Box görünüm

    Temanızın yanlarına box tarzı bir çerçeve ekleyebilir veya mevcut çerçeveyi kaldırabilirsiniz. 1300px üstü çözünürler için geçerlidir.

    Köşe Yuvarlama Kontrolü

    Köşe yuvarlama efektini açıp kapatarak görünümü dilediğiniz gibi özelleştirin.

  • Renginizi seçin

    Tarzınızı yansıtan rengi belirleyin ve estetik uyumu sağlayın.

Geri