-
- Katılım
- 22 Mart 2025
-
- Mesajlar
- 134
-
- Tepkime puanı
- 9
-
- Puan
- 18
Birini sevdiğimizde bunu çoğu zaman kendi seçimimiz gibi yaşarız. O kişiyi biz fark ettik, ona biz yöneldik, onunla kalmaya biz karar verdik. Oysa sinirbilim âşık beynin ödül devrelerini görüntülüyor. Bağlanma araştırmaları erken ilişkilerin yetişkinlikteki izlerini sürüyor. Psikanaliz de tanıdık acıları yeniden yaşama eğiliminden söz ediyor. Bu bulgular yan yana gelince rahatsız edici bir soru doğar: Sevgi, kontrolümüz dışındaki nedenlerin ürettiği bir yanılsama mı, yoksa insanın hâlâ özgür kalabildiği son alanlardan biri mi?
Bu yazı iki hazır cevaba da mesafeli duruyor. Sevginin biyolojik ve psikolojik nedenleri olduğu iyi desteklenen bir fikirdir. Ama bu nedenlerin varlığından sevginin sahte olduğu sonucu kendiliğinden çıkmaz. Önce hangi sevgiden söz ettiğimizi netleştireceğiz. Ardından beynin, çocukluğun ve bilinçdışının payına bakacağız. Sonra kendi nedenlerimizi ne kadar bilebildiğimizi soracağız. En son da özgür irade tartışmasının sevgi için ne anlama geldiğini ele alacağız.
Hangi sevgiden söz ediyoruz?
Gündelik dilde "seviyorum" sözcüğünü çikolata, müzik, köpeğimiz ve eşimiz için aynı rahatlıkla kullanırız. Felsefe ise asıl zorluğu son türde, yani kişisel sevgide görür: bir insanı olduğu kişi olarak ve kendi iyiliği için önemsemek. Antik Yunan'dan beri üç kavram ayrılır: tutkulu arzu anlamındaki eros, karşılık beklemeyen agape ve dostluğa yakın philia. Çağdaş tartışmalarda bu sınırlar çoğu zaman bilinçli olarak bulanıklaştırılmıştır (Helm, 2021).
Çağdaş kuramlar kabaca dört aileye ayrılır (Helm, 2021):
Bu tartışmada özgürlük sorusu için önemli bir ayrıntı var. Harry Frankfurt sevgiyi ne bir his ne de bir yargı olarak görür. Ona göre sevgi, tercihlerimizi biçimlendiren ve davranışımıza yön veren görece istikrarlı bir irade yapısıdır (Frankfurt, 1999; aktaran Helm, 2021). Sevgi bir iradeyse, iradenin nereden geldiği sorusu sevgiye de taşınır.
"Sevgi" tek bir olgu değildir. Romantik tutku, uzun süreli bağlılık ve şefkat aynı ailenin üyeleri olsa da aynı mekanizmalara indirgenemez. Aşağıdaki biyolojik bulgular ağırlıkla romantik sevgiyle ilgilidir. Bu sınırı akılda tutmak gerekir.
Beyin bize neyi sevdiriyor?
Ödül sistemi ve âşık beyin
Aron ve arkadaşları (2005) bir işlevsel MR çalışması yaptı. Katılımcılar, 1 ila 17 aydır yoğun biçimde âşık olan 10 kadın ve 7 erkekti. Onlara sırayla sevdikleri kişinin fotoğrafı ve duygusal bağ kurmadıkları tanıdık birinin fotoğrafı gösterildi. Sevilen kişinin fotoğrafına özgü etkinlik, dopaminden zengin bölgelerde görüldü. Bu bölgeler memelilerde ödül ve güdülenmeyle ilişkilendirilir, özellikle ventral tegmental alan ile kaudat çekirdek. Kaudat çekirdeğin bir bölümündeki etkinlik, katılımcıların tutkulu aşk ölçeğindeki puanlarıyla da ilişkiliydi.
Fisher, Aron ve Brown (2006) bu bulgulardan yola çıkarak bir model önerir. Onlara göre romantik sevgi, memelilerde eş tercihini yönlendiren bir "çekim sisteminin" gelişmiş biçimidir. Üreme davranışını üç ayrı ama etkileşen sistem düzenler:
Aynı makalede romantik sevgi istemsiz, denetlemesi güç ve genellikle kalıcı olmayan bir durum olarak betimlenir. Âşık, sevdiğinin iyi yanlarını büyütür ve kusurlarını küçümser.
Bu noktada ayrımı net tutmak gerekir. Görüntüleme bulguları, sevgi yaşanırken hangi bölgelerin etkinleştiğini gösterir. Üç sistem modeli ise bulgu değil, bulguları yorumlayan bir hipotezdir. Örneklem küçüktür ve katılımcılar genç, yakın zamanda âşık olmuş kişilerdir. Yazarlar, yeni reddedilmiş 15 kişiyle yaptıkları çalışmayı da açıkça ön analiz olarak sunar. Bu kişilerde iki tür bölgede etkinlik görülmüştür: belirsiz kazanç ve kayıplarla ilişkili ödül bölgeleri ile takıntılı davranışlar ve öfke denetimiyle ilişkilendirilen bölgeler (Fisher vd., 2006).
Bağlanma kimyası: tarla faresinden insana dikkatli bir geçiş
Uzun süreli bağlılığın kimyası daha çok hayvan çalışmalarından bilinir. Tek eşli yaşayan çayır tarla farelerinde oksitosin ve vazopresin sistemleri, belirli bir eşe yönelmenin oluşumunda belirleyici görünür. Oksitosin alıcılarını engelleyen bir madde dişinin ödül bölgesine verildiğinde eş tercihi oluşmaz. Tek eşli türe özgü vazopresin alıcı geni çok eşli bir tarla faresi türüne aktarıldığında ise erkekler belirli bir dişiye bağlanmaya başlar (Fisher vd., 2006).
Bu sonuçlar çarpıcıdır ama hayvan bulgularıdır. Yazarlar, insanda da benzer gen çeşitlenmeleri bulunduğunu ve bunların bireysel farklara katkıda bulunabileceğini yalnızca bir olasılık olarak anar.
Geçmişin izi: Bağlanma ve tekrar
Bowlby'den yetişkin aşkına
John Bowlby'nin bağlanma kuramı, primatlarda doğuştan bir bağlanma sistemi öngörür. Bu sistem, yavrunun hayatta kalması için onu bakım verenden güven ve rahatlık aramaya yöneltir. Sonraki araştırmacılar bu sistemin yaşam boyu etkin kaldığını öne sürmüştür (aktaran Fisher vd., 2006).
Hazan ve Shaver (1987) bu fikri romantik ilişkilere taşıdı. Bir yerel gazetede yayımlanan "aşk testine" yanıt veren yetişkinlerden, yakın ilişkilerdeki duygu ve davranışlarını en iyi anlatan paragrafı seçmeleri istendi. Paragraflar, bebeklik araştırmalarındaki güvenli, kaçıngan ve kaygılı örüntülerin yetişkin karşılıkları olarak tasarlanmıştı. Yazarlar, üç örüntünün dağılımının bebeklikte gözlenene benzediğini bildirdi. Güvenli bağlananlar en önemli aşk deneyimlerini mutlu, dostça ve güvene dayalı olarak anlattı. Kaygılı bağlananlar ise takıntıdan, karşılık görme ve kaynaşma arzusundan söz etti.
Bu çalışma, sevgiyi bir bağlanma süreci olarak inceleyen geniş bir literatürün başlangıcı oldu. Ancak veriler öz bildirime ve geriye dönük anlatıma dayanıyordu. Kişinin bugünkü bağlanma tarzı ile gerçek çocukluk deneyimi arasındaki bağ bu tasarımla doğrudan ölçülmemişti.
Kaygı, kaçınma ve ilişki doyumu
Bugün bağlanma çoğunlukla iki boyutta ele alınır: terk edilme kaygısı ve yakınlıktan kaçınma. Candel ve Turliuc (2019), 132 yayını bir araya getiren bir meta-analiz yaptı. Bu çalışmaya göre iki boyut da ilişki doyumuyla olumsuz yönde ilişkilidir. Kişinin kendi güvensizliği, partnerinin doyumundan çok kendi doyumuyla ilişkilidir. Kaçınma boyutunun doyumsuzlukla ilişkisi kaygıya göre daha güçlüdür.
Bu, taslaktaki doğru bir sezgiyi destekler: Güvensiz bağlanma ile ilişki niteliği arasındaki ilişki pek çok çalışmada tekrarlanmıştır. Fakat bulgular ilişkiseldir ve tek başına neden-sonuç göstermez. Güvenilir bir ilişki kişinin kaygısını azaltıyor da olabilir. Ok her zaman çocukluktan bugüne doğru gitmez. Bağlanma tarzı bir kader değil, bir eğilimdir.
Freud'un tekrar zorlantısı: güçlü bir sezgi, farklı bir kanıt düzeyi
Freud, 1920 tarihli Haz İlkesinin Ötesinde adlı çalışmasında bir çelişki üzerinde durur. İnsanların haz arayıp acıdan kaçmaları beklenir. Yine de çocukluktaki acı verici durumları yeniden üreten koşullara yönelirler. Freud bunu tekrar zorlantısı kavramıyla açıklar. Kavram, sonraki psikanalitik gelenekte daha çok psikolojik bir eğilim olarak yerleşmiştir (Freud, 1920).
Bu kavram, "Neden hep aynı tip insana âşık oluyorum?" sorusuna güçlü bir sezgisel yanıt sunar. Ama klinik gözlemden doğmuştur. Bu yazıda ele alınan bağlanma araştırmaları gibi büyük örneklemli ölçümlerle desteklenmiş değildir. Bu yüzden onu yerleşik bir mekanizma olarak okumak doğru olmaz. Kişinin kendi örüntülerini düşünmesine yardım eden bir yorum çerçevesi olarak okumak daha dürüsttür.
Sevgi, ihtiyaç ve bağımlılık arasındaki ince çizgi
Fisher ve arkadaşları, romantik sevginin bir duygudan çok bir güdülenme sistemi gibi işlediğini savunur. Belirli bir ödüle odaklanır, denetlemesi zordur ve dopaminle ilişkili devrelere bağlıdır (Fisher vd., 2006). Bu benzetme, sevgiyi bağımlılığa yaklaştıran tartışmaların da kaynağıdır.
Earp ve arkadaşları (2017) bu tartışmada iki görüşü ayırır:
Yazarların vardığı sonuç önemlidir. Hangi görüş benimsenirse benimsensin, müdahaleye "Bu bir hastalık mı?" sorusu karar vermemelidir. Karar verdirmesi gereken ölçütler zarar ve iyi oluştur.
Bu ayrım gündelik bir yanılgıyı da düzeltir: Kaybetme korkusunun şiddeti, sevginin büyüklüğünü kanıtlamaz. Erich Fromm da 1956 tarihli Sevme Sanatı'nda benzer bir noktaya dikkat çeker. Âşık olmanın ilk yoğunluğu, sevginin derinliğinden çok kişinin önceki yalnızlığının derecesini gösteriyor olabilir. Fromm, olgunlaşmamış sevgiyi olgun sevgiden de ayırır. Olgunlaşmamış sevgide ihtiyaç sevginin nedenidir. Olgun sevgide ise sevgi ihtiyacın nedeni olur (Fromm, 1956).
Felsefe de benzer bir uyarıda bulunur. Badhwar'ın Nozick'e yönelttiği eleştiriye göre, sevilen kişi kim olursa olsun ondan vazgeçememek sevgiden çok bağımlılığa benzer (Badhwar, 2003; aktaran Helm, 2021).
Sevginin içindeki egoizm sorusu da buraya bağlanır. Birlik görüşü, sevilenin çıkarlarını sevenin çıkarlarına dönüştürdüğü için eleştirilir. Bu eleştiriye göre görüş, ilgiyi bencil bir zemine taşır. Güçlü ilgi görüşü ise sevginin özünü, sevilenin iyiliğini onun hatırı için istemekte bulur (Helm, 2021). Spinoza insanı büyük ölçüde kendini koruma çabasıyla açıklar. Yine de onun kuramında bile başkalarıyla dostluk kurma ve onlara yardım etme isteği, etkin ve akla uygun bir duygulanım olarak yer alır (LeBuffe, 2024). Kişisel çıkar ile özgecilik her zaman karşıt değildir.
Neden sevdiğimizi gerçekten biliyor muyuz?
Birine neden bağlandığımız sorulduğunda genellikle hazır bir cevabımız vardır: gülüşü, zekâsı, bize iyi gelmesi. Psikoloji bu cevaplara temkinle yaklaşmayı öğretir. Nisbett ve Wilson (1977) geniş bir deney literatürünü gözden geçirdi. Vardıkları sonuca göre insanların değerlendirme ve yargı gibi üst düzey zihinsel süreçlerine doğrudan iç gözlemle erişimi çok sınırlı olabilir. Doğru çıkan raporlar bile çoğu zaman doğrudan iç gözlemden değil, akla yatkın açıklamalardan kaynaklanır.
Johansson ve arkadaşları (2005) bu fikri çekiciliğin tam ortasına taşıdı. Katılımcılar, fotoğraf çiftlerinden daha çekici buldukları yüzü seçti. Deneyci bazı denemelerde el çabukluğuyla seçilmeyen fotoğrafı uzatıp seçimin gerekçesini sordu. Katılımcılar bu değişiklikleri çoğu zaman fark etmedi ve aslında seçmedikleri yüz için gerekçeler sundu. Araştırmacılar bu etkiye seçim körlüğü adını verdi.
Bu bulgular "Sevgimizin nedenlerini hiç bilmiyoruz" sonucunu doğurmaz. Bir yüzü birkaç saniyede seçmek, bir insanı yıllar içinde tanımakla aynı şey değildir. Ama şunu gösterir: Zihin, tercihlerinin nedenlerini çoğu zaman sonradan ve kendinden emin bir dille kurar.
Felsefi tartışma da benzer bir yerden geçer. Velleman'a göre neden şu kişiyi değil de bu kişiyi sevdiğimiz nedensel olarak açıklanabilir, ama gerekçelendirilemez. Whiting ve Delaney gibi yazarlar ise sevgiyi yalnızca sevilenin özelliklerine değil, birlikte yaşanmış tarihe bağlar. Aynı niteliklere sahip başka biri bulunsa bile ortak geçmiş, bu kişiyi yerine konulamaz kılar (aktaran Helm, 2021).
Buradan önemli bir ayrım çıkar: Sevgiyi yaşamak ile sevginin nedenlerini doğru açıklamak iki ayrı şeydir. İnsan, sevgisinin kökenini yanlış anlatabilir. Bu, sevginin kendisini sahte yapmaz. Korkusunun nedenini yanlış yorumlayan birinin korkusu da yine gerçektir.
Özgür irade yoksa sevgi de mi yanılsamadır?
Spinoza: Eylemlerinin bilincinde, nedenlerinden habersiz
Bu sorunun en keskin eski formülasyonlarından biri Spinoza'ya aittir. Spinoza insanı doğanın dışında bir istisna olarak görmez. İnsan zihni de her şey gibi doğa yasalarına bağlıdır. Kendi kendini belirleyen bir irade yetisinden söz edilemez. İnsanlar eylemlerinin bilincindedir ama onları belirleyen nedenlerden habersizdir. Sevgi, nefret, umut ve korku gibi duygulanımlar sevinç, keder ve arzudan türer. Spinoza, gece gündüz yalnızca sevdiğini düşünen kişinin hâlini bir tür delilikle yan yana anar (LeBuffe, 2024).
Ama Spinoza'nın vardığı yer kadercilik değildir. Bir etki benim doğamdan çıkıyorsa, o ölçüde özgürümdür. Dış nedenlerin ürünüyse, o ölçüde edilgen ve özgür değilimdir. Tutkuları bütünüyle denetlemek imkânsızdır. Ama gücümüz ölçüsünde onları anlamak ve yönlendirmek hem mümkün hem değerlidir. Bu yüzden kendini tanımak ahlaki bir önem taşır (LeBuffe, 2024). Spinoza için özgürlük nedensizlik değildir. Özgürlük, nedenlerini anlayarak daha etkin hâle gelmektir.
Sapolsky'nin meydan okuması ve bir filozofun yanıtı
Günümüzde aynı soruyu en yüksek sesle soranlardan biri nörobiyolog Robert Sapolsky'dir. 2023 tarihli Determined'da şunu savunur: Genlerden hormonlara, çocukluk deneyimlerinden içinde doğduğumuz koşullara kadar kontrol edemediğimiz etkenlerin toplamı davranışımızı belirler. Bu yüzden özgür iradeye yer kalmaz (Sapolsky, 2023; aktaran Fischer, 2023).
Filozof John Martin Fischer'in eleştirisi sorunun merkezine dokunur. Sapolsky özgür iradeyi, biyolojik geçmişinden bağımsız "nedensiz bir neden" olmak olarak tanımlar. Böyle bir tanım, özgürlüğün belirlenimcilikle bağdaşabileceğini savunan görüşleri tartışmadan baştan dışarıda bırakır. Fischer'e göre epilepsi ya da şizofreni gibi belirli durumların nedenlerini öğrendikçe sorumluluk yargılarımızı yumuşatmamız doğrudur. Ama bundan, her nedensel açıklamanın sorumluluğu ortadan kaldıracağı sonucu çıkmaz (Fischer, 2023).
Sevgi için bu ayrım belirleyicidir. "Sevgimin nedenleri var" demek ile "Sevgim bana ait değil" demek aynı şey değildir.
Bağdaşırcılık: Belirlenmiş ama yine de benim
Bağdaşırcılık (compatibilism), özgür iradenin belirlenimcilikle bağdaşabileceğini savunan görüştür (McKenna ve Coates, 2024). Bu gelenekte iki fikir, sevgiyi düşünmek için özellikle verimlidir.
İlki Frankfurt'un hiyerarşik kuramıdır. Birinci düzey arzularımız vardır. Bir de bu arzulardan hangisinin bizi harekete geçirmesini istediğimize dair ikinci düzey isteklerimiz vardır. Kişi, eylemi kendi onayladığı istekten doğduğunda özgürdür. Frankfurt'un örneğindeki "isteksiz bağımlı" bağımlılığından kurtulmak ister ama dürtüsüne yenik düşer. Bu yüzden özgür değildir (Frankfurt, 1971; aktaran McKenna ve Coates, 2024).
İkincisi Fischer ve Ravizza'nın yaklaşımıdır. Burada önemli olan, davranışı üreten mekanizmanın nedenlere duyarlı olmasıdır. Farklı ve güçlü gerekçeler ortaya çıksaydı, aynı mekanizma farklı davranabilir miydi? (Fischer ve Ravizza, 1998; aktaran McKenna ve Coates, 2024).
Bu ölçütler sevgiye uygulandığında ilginç bir tablo çıkar:
Bağdaşırcılığın da zayıf noktaları vardır. Kişinin onayladığı isteklerin dışarıdan, örneğin manipülasyonla yerleştirilmiş olabileceğini düşündüren örnekler kuram için ciddi bir sorundur. Bu tartışma hâlâ sürmektedir (McKenna ve Coates, 2024).
Sevmek mi, sahip olmak mı?
Özgürlük sorusu yalnızca sevenle ilgili değildir; sevilenin özgürlüğü de işin içindedir. Fisher ve arkadaşlarının betimlediği romantik çekimde sahiplenici eş koruma davranışı da yer alır (Fisher vd., 2006). Bu bir şeyi hatırlatır: Biyolojik olarak açıklanabilen her davranış iyi ya da kaçınılmaz değildir. Kıskançlığın evrimsel bir geçmişi olması onu sevginin ölçütü yapmaz.
Fromm burada açık bir ayrım önerir. Ortakyaşamsal birlik, iki tarafın birbirine bağımlılığı üzerinden kurulur ve her ikisinin bütünlüğünü zayıflatır. Olgun sevgi ise iki kişinin bütünlüğünü koruyarak kurulan birliktir. Fromm sevginin dört öğesini ilgi, sorumluluk, saygı ve bilgi olarak sayar. Saygı, sevilenin benim istediğim gibi değil, kendisi olarak gelişmesini istemektir. Fromm'a göre bu ancak kişi kendi bağımsızlığını kazanmışsa mümkündür (Fromm, 1956).
Çağdaş felsefede de benzer bir tartışma vardır. Birlik görüşü, sevenlerin çıkarlarını ve kararlarını ortak bir "biz"de erittiği için özerkliği ortadan kaldırmakla eleştirilmiştir. Friedman'ın önerdiği "federasyon" modeli başka bir birlik tarif eder. Bu birlikte iki kişi ayrı failler olarak kalır ama birlikte hareket eder. Friedman'a göre özerklik sevgide sıfır toplamlı değildir; sevgi özerkliği güçlendirebilir (aktaran Helm, 2021).
Belki de sevginin özgürlükle en somut ilişkisi buradadır. Kendi iç nedenlerimizden tam bağımsız olamayız. Ama sevdiğimiz kişinin bağımsızlığını kabul edip etmemek bizim tutumumuzla şekillenir.
Sonuç: Yanılsama değil, işlenebilir bir zorunluluk
Başlıktaki iki seçenek de eksik görünüyor. Sevgi bir yanılsama değildir. Ödül devreleri, bağlanma örüntüleri ve iç gözlemin sınırları sevginin nedenleri olduğunu gösterir, sahte olduğunu değil. Ama sevgi mutlak özgürlüğün son sığınağı da değildir. Kimi seveceğimizi boş bir sayfaya yazar gibi seçmeyiz. Tutku büyük ölçüde istemsizdir ve kalıplarımız geçmişimizden izler taşır.
Daha savunulabilir bir sonuç şudur: Sevgi, özgürlüğün kendiliğinden verildiği değil, derece derece kazanıldığı bir alandır. Üç düşünür bunu farklı dillerle anlatır:
Bunların hiçbiri korkularımızın, ihtiyaçlarımızın ve biyolojimizin silinmesini gerektirmez. Gereken, onların davranışımız üzerindeki etkisini fark edebilmektir.
Taslağın sorduğu asıl soruya da böylece bir yanıt verilebilir. İnsan, sevgisinin nedenlerini bütünüyle bilmeden gerçekten sevebilir; çoğumuz zaten böyle seviyoruz. Ama korkularını ve ihtiyaçlarını tanıyan, onları sorgulayabilen ve ötekinin bağımsızlığını kabul eden biri, aynı sevgiyi daha özgür biçimde yaşar. Belki de asıl soru "Özgürce mi seviyoruz?" değil, "Sevdiğimiz kişiyle birlikte ne kadar özgürleşebiliriz?" sorusudur.
Kaynakça
Sevginin nörobiyolojisi ve bağımlılık tartışması
Aron, A., Fisher, H., Mashek, D. J., Strong, G., Li, H. ve Brown, L. L. (2005). Reward, motivation, and emotion systems associated with early-stage intense romantic love. Journal of Neurophysiology, 94(1), 327–337. doi:10.1152/jn.00838.2004
Earp, B. D., Wudarczyk, O. A., Foddy, B. ve Savulescu, J. (2017). Addicted to love: What is love addiction and when should it be treated? Philosophy, Psychiatry, & Psychology, 24(1), 77–92. doi:10.1353/ppp.2017.0011
Fisher, H. E., Aron, A. ve Brown, L. L. (2006). Romantic love: A mammalian brain system for mate choice. Philosophical Transactions of the Royal Society B: Biological Sciences, 361(1476), 2173–2186. doi:10.1098/rstb.2006.1938
Bağlanma ve psikanalitik yaklaşımlar
Candel, O.-S. ve Turliuc, M. N. (2019). Insecure attachment and relationship satisfaction: A meta-analysis of actor and partner associations. Personality and Individual Differences. (Bulgulara bu meta-analize atıf yapan ikincil kaynaklar üzerinden erişildi.)
Freud, S. (1920). Beyond the Pleasure Principle. (Özgün metne erişilmedi; kavramın aktarımı için: Wikipedia, Repetition compulsion maddesi.)
Fromm, E. (1956). The Art of Loving. Harper & Brothers. (Özgün metne erişilmedi; içerik aktarımı için: Wikipedia, The Art of Loving maddesi.)
Hazan, C. ve Shaver, P. (1987). Romantic love conceptualized as an attachment process. Journal of Personality and Social Psychology, 52(3), 511–524. doi:10.1037/0022-3514.52.3.511
İç gözlem ve tercihlerin gerekçelendirilmesi
Johansson, P., Hall, L., Sikström, S. ve Olsson, A. (2005). Failure to detect mismatches between intention and outcome in a simple decision task. Science, 310(5745), 116–119. doi:10.1126/science.1111709
Nisbett, R. E. ve Wilson, T. D. (1977). Telling more than we can know: Verbal reports on mental processes. Psychological Review, 84, 231–259. Michigan Üniversitesi açık arşivi
Sevgi felsefesi, özgür irade ve bağdaşırcılık
Fischer, J. M. (2023). Determined: A Science of Life Without Free Will (kitap incelemesi). Notre Dame Philosophical Reviews, 2023.11.3. Notre Dame Philosophical Reviews
Helm, B. (2021). Love. Stanford Encyclopedia of Philosophy (esaslı revizyon: 1 Eylül 2021). Stanford Felsefe Ansiklopedisi
LeBuffe, M. (2024). Spinoza's Psychological Theory. Stanford Encyclopedia of Philosophy (esaslı revizyon: 21 Kasım 2024). Stanford Felsefe Ansiklopedisi
McKenna, M. ve Coates, D. J. (2024). Compatibilism. Stanford Encyclopedia of Philosophy (esaslı revizyon: 16 Nisan 2024). Stanford Felsefe Ansiklopedisi
Sapolsky, R. M. (2023). Determined: A Science of Life Without Free Will. Penguin Press. (Kitabın kendisine erişilmedi; tezleri Fischer, 2023 incelemesi üzerinden aktarıldı.)
Bu yazı iki hazır cevaba da mesafeli duruyor. Sevginin biyolojik ve psikolojik nedenleri olduğu iyi desteklenen bir fikirdir. Ama bu nedenlerin varlığından sevginin sahte olduğu sonucu kendiliğinden çıkmaz. Önce hangi sevgiden söz ettiğimizi netleştireceğiz. Ardından beynin, çocukluğun ve bilinçdışının payına bakacağız. Sonra kendi nedenlerimizi ne kadar bilebildiğimizi soracağız. En son da özgür irade tartışmasının sevgi için ne anlama geldiğini ele alacağız.
Hangi sevgiden söz ediyoruz?
Gündelik dilde "seviyorum" sözcüğünü çikolata, müzik, köpeğimiz ve eşimiz için aynı rahatlıkla kullanırız. Felsefe ise asıl zorluğu son türde, yani kişisel sevgide görür: bir insanı olduğu kişi olarak ve kendi iyiliği için önemsemek. Antik Yunan'dan beri üç kavram ayrılır: tutkulu arzu anlamındaki eros, karşılık beklemeyen agape ve dostluğa yakın philia. Çağdaş tartışmalarda bu sınırlar çoğu zaman bilinçli olarak bulanıklaştırılmıştır (Helm, 2021).
Çağdaş kuramlar kabaca dört aileye ayrılır (Helm, 2021):
- Birlik görüşü: Sevgiyi bir "biz" kurma isteği olarak görür.
- Güçlü ilgi görüşü: Sevgiyi, sevilenin iyiliğini onun hatırı için istemek olarak tanımlar.
- Değer görüşleri: Sevenin, sevdiği kişide zaten var olan değeri mi fark ettiğini, yoksa ona değer mi kattığını tartışır.
- Duygu görüşleri: Sevgiyi tek bir duygu ya da zaman içinde örülen bir duygular örüntüsü olarak açıklar.
Bu tartışmada özgürlük sorusu için önemli bir ayrıntı var. Harry Frankfurt sevgiyi ne bir his ne de bir yargı olarak görür. Ona göre sevgi, tercihlerimizi biçimlendiren ve davranışımıza yön veren görece istikrarlı bir irade yapısıdır (Frankfurt, 1999; aktaran Helm, 2021). Sevgi bir iradeyse, iradenin nereden geldiği sorusu sevgiye de taşınır.
"Sevgi" tek bir olgu değildir. Romantik tutku, uzun süreli bağlılık ve şefkat aynı ailenin üyeleri olsa da aynı mekanizmalara indirgenemez. Aşağıdaki biyolojik bulgular ağırlıkla romantik sevgiyle ilgilidir. Bu sınırı akılda tutmak gerekir.
Beyin bize neyi sevdiriyor?
Ödül sistemi ve âşık beyin
Aron ve arkadaşları (2005) bir işlevsel MR çalışması yaptı. Katılımcılar, 1 ila 17 aydır yoğun biçimde âşık olan 10 kadın ve 7 erkekti. Onlara sırayla sevdikleri kişinin fotoğrafı ve duygusal bağ kurmadıkları tanıdık birinin fotoğrafı gösterildi. Sevilen kişinin fotoğrafına özgü etkinlik, dopaminden zengin bölgelerde görüldü. Bu bölgeler memelilerde ödül ve güdülenmeyle ilişkilendirilir, özellikle ventral tegmental alan ile kaudat çekirdek. Kaudat çekirdeğin bir bölümündeki etkinlik, katılımcıların tutkulu aşk ölçeğindeki puanlarıyla da ilişkiliydi.
Fisher, Aron ve Brown (2006) bu bulgulardan yola çıkarak bir model önerir. Onlara göre romantik sevgi, memelilerde eş tercihini yönlendiren bir "çekim sisteminin" gelişmiş biçimidir. Üreme davranışını üç ayrı ama etkileşen sistem düzenler:
- Cinsel dürtü: Geniş bir eş yelpazesine yöneltir.
- Romantik çekim: Belirli bir kişiye odaklar.
- Bağlanma: Ebeveynlik görevleri tamamlanana kadar çifti bir arada tutar.
Aynı makalede romantik sevgi istemsiz, denetlemesi güç ve genellikle kalıcı olmayan bir durum olarak betimlenir. Âşık, sevdiğinin iyi yanlarını büyütür ve kusurlarını küçümser.
Bu noktada ayrımı net tutmak gerekir. Görüntüleme bulguları, sevgi yaşanırken hangi bölgelerin etkinleştiğini gösterir. Üç sistem modeli ise bulgu değil, bulguları yorumlayan bir hipotezdir. Örneklem küçüktür ve katılımcılar genç, yakın zamanda âşık olmuş kişilerdir. Yazarlar, yeni reddedilmiş 15 kişiyle yaptıkları çalışmayı da açıkça ön analiz olarak sunar. Bu kişilerde iki tür bölgede etkinlik görülmüştür: belirsiz kazanç ve kayıplarla ilişkili ödül bölgeleri ile takıntılı davranışlar ve öfke denetimiyle ilişkilendirilen bölgeler (Fisher vd., 2006).
Bağlanma kimyası: tarla faresinden insana dikkatli bir geçiş
Uzun süreli bağlılığın kimyası daha çok hayvan çalışmalarından bilinir. Tek eşli yaşayan çayır tarla farelerinde oksitosin ve vazopresin sistemleri, belirli bir eşe yönelmenin oluşumunda belirleyici görünür. Oksitosin alıcılarını engelleyen bir madde dişinin ödül bölgesine verildiğinde eş tercihi oluşmaz. Tek eşli türe özgü vazopresin alıcı geni çok eşli bir tarla faresi türüne aktarıldığında ise erkekler belirli bir dişiye bağlanmaya başlar (Fisher vd., 2006).
Bu sonuçlar çarpıcıdır ama hayvan bulgularıdır. Yazarlar, insanda da benzer gen çeşitlenmeleri bulunduğunu ve bunların bireysel farklara katkıda bulunabileceğini yalnızca bir olasılık olarak anar.
Önemli ayrım: Bir duygunun beyinde ölçülebilir karşılıkları olması, o duygunun "yalnızca kimya" olduğunu göstermez. Görüntüleme, sevgi yaşanırken hangi devrelerin çalıştığını gösterir. Neden bu kişiyi sevdiğimizi, sevginin ne olduğunu ya da nasıl yaşanması gerektiğini tek başına açıklamaz.
Geçmişin izi: Bağlanma ve tekrar
Bowlby'den yetişkin aşkına
John Bowlby'nin bağlanma kuramı, primatlarda doğuştan bir bağlanma sistemi öngörür. Bu sistem, yavrunun hayatta kalması için onu bakım verenden güven ve rahatlık aramaya yöneltir. Sonraki araştırmacılar bu sistemin yaşam boyu etkin kaldığını öne sürmüştür (aktaran Fisher vd., 2006).
Hazan ve Shaver (1987) bu fikri romantik ilişkilere taşıdı. Bir yerel gazetede yayımlanan "aşk testine" yanıt veren yetişkinlerden, yakın ilişkilerdeki duygu ve davranışlarını en iyi anlatan paragrafı seçmeleri istendi. Paragraflar, bebeklik araştırmalarındaki güvenli, kaçıngan ve kaygılı örüntülerin yetişkin karşılıkları olarak tasarlanmıştı. Yazarlar, üç örüntünün dağılımının bebeklikte gözlenene benzediğini bildirdi. Güvenli bağlananlar en önemli aşk deneyimlerini mutlu, dostça ve güvene dayalı olarak anlattı. Kaygılı bağlananlar ise takıntıdan, karşılık görme ve kaynaşma arzusundan söz etti.
Bu çalışma, sevgiyi bir bağlanma süreci olarak inceleyen geniş bir literatürün başlangıcı oldu. Ancak veriler öz bildirime ve geriye dönük anlatıma dayanıyordu. Kişinin bugünkü bağlanma tarzı ile gerçek çocukluk deneyimi arasındaki bağ bu tasarımla doğrudan ölçülmemişti.
Kaygı, kaçınma ve ilişki doyumu
Bugün bağlanma çoğunlukla iki boyutta ele alınır: terk edilme kaygısı ve yakınlıktan kaçınma. Candel ve Turliuc (2019), 132 yayını bir araya getiren bir meta-analiz yaptı. Bu çalışmaya göre iki boyut da ilişki doyumuyla olumsuz yönde ilişkilidir. Kişinin kendi güvensizliği, partnerinin doyumundan çok kendi doyumuyla ilişkilidir. Kaçınma boyutunun doyumsuzlukla ilişkisi kaygıya göre daha güçlüdür.
Bu, taslaktaki doğru bir sezgiyi destekler: Güvensiz bağlanma ile ilişki niteliği arasındaki ilişki pek çok çalışmada tekrarlanmıştır. Fakat bulgular ilişkiseldir ve tek başına neden-sonuç göstermez. Güvenilir bir ilişki kişinin kaygısını azaltıyor da olabilir. Ok her zaman çocukluktan bugüne doğru gitmez. Bağlanma tarzı bir kader değil, bir eğilimdir.
Freud'un tekrar zorlantısı: güçlü bir sezgi, farklı bir kanıt düzeyi
Freud, 1920 tarihli Haz İlkesinin Ötesinde adlı çalışmasında bir çelişki üzerinde durur. İnsanların haz arayıp acıdan kaçmaları beklenir. Yine de çocukluktaki acı verici durumları yeniden üreten koşullara yönelirler. Freud bunu tekrar zorlantısı kavramıyla açıklar. Kavram, sonraki psikanalitik gelenekte daha çok psikolojik bir eğilim olarak yerleşmiştir (Freud, 1920).
Bu kavram, "Neden hep aynı tip insana âşık oluyorum?" sorusuna güçlü bir sezgisel yanıt sunar. Ama klinik gözlemden doğmuştur. Bu yazıda ele alınan bağlanma araştırmaları gibi büyük örneklemli ölçümlerle desteklenmiş değildir. Bu yüzden onu yerleşik bir mekanizma olarak okumak doğru olmaz. Kişinin kendi örüntülerini düşünmesine yardım eden bir yorum çerçevesi olarak okumak daha dürüsttür.
Sevgi, ihtiyaç ve bağımlılık arasındaki ince çizgi
Fisher ve arkadaşları, romantik sevginin bir duygudan çok bir güdülenme sistemi gibi işlediğini savunur. Belirli bir ödüle odaklanır, denetlemesi zordur ve dopaminle ilişkili devrelere bağlıdır (Fisher vd., 2006). Bu benzetme, sevgiyi bağımlılığa yaklaştıran tartışmaların da kaynağıdır.
Earp ve arkadaşları (2017) bu tartışmada iki görüşü ayırır:
- Dar görüş: Yalnızca aşırı ve zarar veren sevgi biçimleri bağımlılık sayılabilir.
- Geniş görüş: Sıradan sosyal bağlılık bile, alışılmış bağımlılıklara benzer nörokimyasal süreçlere dayanan bir güdüler yelpazesinin parçasıdır.
Yazarların vardığı sonuç önemlidir. Hangi görüş benimsenirse benimsensin, müdahaleye "Bu bir hastalık mı?" sorusu karar vermemelidir. Karar verdirmesi gereken ölçütler zarar ve iyi oluştur.
Bu ayrım gündelik bir yanılgıyı da düzeltir: Kaybetme korkusunun şiddeti, sevginin büyüklüğünü kanıtlamaz. Erich Fromm da 1956 tarihli Sevme Sanatı'nda benzer bir noktaya dikkat çeker. Âşık olmanın ilk yoğunluğu, sevginin derinliğinden çok kişinin önceki yalnızlığının derecesini gösteriyor olabilir. Fromm, olgunlaşmamış sevgiyi olgun sevgiden de ayırır. Olgunlaşmamış sevgide ihtiyaç sevginin nedenidir. Olgun sevgide ise sevgi ihtiyacın nedeni olur (Fromm, 1956).
Felsefe de benzer bir uyarıda bulunur. Badhwar'ın Nozick'e yönelttiği eleştiriye göre, sevilen kişi kim olursa olsun ondan vazgeçememek sevgiden çok bağımlılığa benzer (Badhwar, 2003; aktaran Helm, 2021).
Sevginin içindeki egoizm sorusu da buraya bağlanır. Birlik görüşü, sevilenin çıkarlarını sevenin çıkarlarına dönüştürdüğü için eleştirilir. Bu eleştiriye göre görüş, ilgiyi bencil bir zemine taşır. Güçlü ilgi görüşü ise sevginin özünü, sevilenin iyiliğini onun hatırı için istemekte bulur (Helm, 2021). Spinoza insanı büyük ölçüde kendini koruma çabasıyla açıklar. Yine de onun kuramında bile başkalarıyla dostluk kurma ve onlara yardım etme isteği, etkin ve akla uygun bir duygulanım olarak yer alır (LeBuffe, 2024). Kişisel çıkar ile özgecilik her zaman karşıt değildir.
Neden sevdiğimizi gerçekten biliyor muyuz?
Birine neden bağlandığımız sorulduğunda genellikle hazır bir cevabımız vardır: gülüşü, zekâsı, bize iyi gelmesi. Psikoloji bu cevaplara temkinle yaklaşmayı öğretir. Nisbett ve Wilson (1977) geniş bir deney literatürünü gözden geçirdi. Vardıkları sonuca göre insanların değerlendirme ve yargı gibi üst düzey zihinsel süreçlerine doğrudan iç gözlemle erişimi çok sınırlı olabilir. Doğru çıkan raporlar bile çoğu zaman doğrudan iç gözlemden değil, akla yatkın açıklamalardan kaynaklanır.
Johansson ve arkadaşları (2005) bu fikri çekiciliğin tam ortasına taşıdı. Katılımcılar, fotoğraf çiftlerinden daha çekici buldukları yüzü seçti. Deneyci bazı denemelerde el çabukluğuyla seçilmeyen fotoğrafı uzatıp seçimin gerekçesini sordu. Katılımcılar bu değişiklikleri çoğu zaman fark etmedi ve aslında seçmedikleri yüz için gerekçeler sundu. Araştırmacılar bu etkiye seçim körlüğü adını verdi.
Bu bulgular "Sevgimizin nedenlerini hiç bilmiyoruz" sonucunu doğurmaz. Bir yüzü birkaç saniyede seçmek, bir insanı yıllar içinde tanımakla aynı şey değildir. Ama şunu gösterir: Zihin, tercihlerinin nedenlerini çoğu zaman sonradan ve kendinden emin bir dille kurar.
Felsefi tartışma da benzer bir yerden geçer. Velleman'a göre neden şu kişiyi değil de bu kişiyi sevdiğimiz nedensel olarak açıklanabilir, ama gerekçelendirilemez. Whiting ve Delaney gibi yazarlar ise sevgiyi yalnızca sevilenin özelliklerine değil, birlikte yaşanmış tarihe bağlar. Aynı niteliklere sahip başka biri bulunsa bile ortak geçmiş, bu kişiyi yerine konulamaz kılar (aktaran Helm, 2021).
Buradan önemli bir ayrım çıkar: Sevgiyi yaşamak ile sevginin nedenlerini doğru açıklamak iki ayrı şeydir. İnsan, sevgisinin kökenini yanlış anlatabilir. Bu, sevginin kendisini sahte yapmaz. Korkusunun nedenini yanlış yorumlayan birinin korkusu da yine gerçektir.
Özgür irade yoksa sevgi de mi yanılsamadır?
Spinoza: Eylemlerinin bilincinde, nedenlerinden habersiz
Bu sorunun en keskin eski formülasyonlarından biri Spinoza'ya aittir. Spinoza insanı doğanın dışında bir istisna olarak görmez. İnsan zihni de her şey gibi doğa yasalarına bağlıdır. Kendi kendini belirleyen bir irade yetisinden söz edilemez. İnsanlar eylemlerinin bilincindedir ama onları belirleyen nedenlerden habersizdir. Sevgi, nefret, umut ve korku gibi duygulanımlar sevinç, keder ve arzudan türer. Spinoza, gece gündüz yalnızca sevdiğini düşünen kişinin hâlini bir tür delilikle yan yana anar (LeBuffe, 2024).
Ama Spinoza'nın vardığı yer kadercilik değildir. Bir etki benim doğamdan çıkıyorsa, o ölçüde özgürümdür. Dış nedenlerin ürünüyse, o ölçüde edilgen ve özgür değilimdir. Tutkuları bütünüyle denetlemek imkânsızdır. Ama gücümüz ölçüsünde onları anlamak ve yönlendirmek hem mümkün hem değerlidir. Bu yüzden kendini tanımak ahlaki bir önem taşır (LeBuffe, 2024). Spinoza için özgürlük nedensizlik değildir. Özgürlük, nedenlerini anlayarak daha etkin hâle gelmektir.
Sapolsky'nin meydan okuması ve bir filozofun yanıtı
Günümüzde aynı soruyu en yüksek sesle soranlardan biri nörobiyolog Robert Sapolsky'dir. 2023 tarihli Determined'da şunu savunur: Genlerden hormonlara, çocukluk deneyimlerinden içinde doğduğumuz koşullara kadar kontrol edemediğimiz etkenlerin toplamı davranışımızı belirler. Bu yüzden özgür iradeye yer kalmaz (Sapolsky, 2023; aktaran Fischer, 2023).
Filozof John Martin Fischer'in eleştirisi sorunun merkezine dokunur. Sapolsky özgür iradeyi, biyolojik geçmişinden bağımsız "nedensiz bir neden" olmak olarak tanımlar. Böyle bir tanım, özgürlüğün belirlenimcilikle bağdaşabileceğini savunan görüşleri tartışmadan baştan dışarıda bırakır. Fischer'e göre epilepsi ya da şizofreni gibi belirli durumların nedenlerini öğrendikçe sorumluluk yargılarımızı yumuşatmamız doğrudur. Ama bundan, her nedensel açıklamanın sorumluluğu ortadan kaldıracağı sonucu çıkmaz (Fischer, 2023).
Sevgi için bu ayrım belirleyicidir. "Sevgimin nedenleri var" demek ile "Sevgim bana ait değil" demek aynı şey değildir.
Bağdaşırcılık: Belirlenmiş ama yine de benim
Bağdaşırcılık (compatibilism), özgür iradenin belirlenimcilikle bağdaşabileceğini savunan görüştür (McKenna ve Coates, 2024). Bu gelenekte iki fikir, sevgiyi düşünmek için özellikle verimlidir.
İlki Frankfurt'un hiyerarşik kuramıdır. Birinci düzey arzularımız vardır. Bir de bu arzulardan hangisinin bizi harekete geçirmesini istediğimize dair ikinci düzey isteklerimiz vardır. Kişi, eylemi kendi onayladığı istekten doğduğunda özgürdür. Frankfurt'un örneğindeki "isteksiz bağımlı" bağımlılığından kurtulmak ister ama dürtüsüne yenik düşer. Bu yüzden özgür değildir (Frankfurt, 1971; aktaran McKenna ve Coates, 2024).
İkincisi Fischer ve Ravizza'nın yaklaşımıdır. Burada önemli olan, davranışı üreten mekanizmanın nedenlere duyarlı olmasıdır. Farklı ve güçlü gerekçeler ortaya çıksaydı, aynı mekanizma farklı davranabilir miydi? (Fischer ve Ravizza, 1998; aktaran McKenna ve Coates, 2024).
Bu ölçütler sevgiye uygulandığında ilginç bir tablo çıkar:
- İsteksiz bağımlıya benzeyen: Bir ilişkiyi yalnızca terk edilme korkusuyla sürdürüp bunu fark ettiğinde onaylamayan biri.
- Nedenlere kapalı olan: Sürekli küçümsendiğini görse bile hiçbir gerekçeyle tutumu değişmeyen biri.
- Anlamlı bir özgürlük taşıyan: Sevgisinin kökenlerini kısmen bilen ve bu bağı düşünerek sahiplenen biri. Koşullar köklü biçimde değişirse tutumunu gözden geçirebilir. Mutlak anlamda bağımsız değildir ama özgürdür.
Bağdaşırcılığın da zayıf noktaları vardır. Kişinin onayladığı isteklerin dışarıdan, örneğin manipülasyonla yerleştirilmiş olabileceğini düşündüren örnekler kuram için ciddi bir sorundur. Bu tartışma hâlâ sürmektedir (McKenna ve Coates, 2024).
Editör notu: Üç ayrı iddiayı birbirinden ayırmak gerekir. Birincisi, sevgi özgürce seçilmez: Ortaya çıkışında kontrolümüz dışındaki nedenler rol oynar. İkincisi, sevgi bütünüyle açıklanamaz: Nedenlerini ve bütün özelliklerini tam olarak bilmeyebiliriz. Üçüncüsü, sevgi gerçek değildir: Sevgi dediğimiz şey aslında başka bir şeyin yanlış adlandırılmasıdır. İlk iki iddia büyük ölçüde destekleniyor; ama ikisi birlikte bile üçüncüsünü kanıtlamaz.
Sevmek mi, sahip olmak mı?
Özgürlük sorusu yalnızca sevenle ilgili değildir; sevilenin özgürlüğü de işin içindedir. Fisher ve arkadaşlarının betimlediği romantik çekimde sahiplenici eş koruma davranışı da yer alır (Fisher vd., 2006). Bu bir şeyi hatırlatır: Biyolojik olarak açıklanabilen her davranış iyi ya da kaçınılmaz değildir. Kıskançlığın evrimsel bir geçmişi olması onu sevginin ölçütü yapmaz.
Fromm burada açık bir ayrım önerir. Ortakyaşamsal birlik, iki tarafın birbirine bağımlılığı üzerinden kurulur ve her ikisinin bütünlüğünü zayıflatır. Olgun sevgi ise iki kişinin bütünlüğünü koruyarak kurulan birliktir. Fromm sevginin dört öğesini ilgi, sorumluluk, saygı ve bilgi olarak sayar. Saygı, sevilenin benim istediğim gibi değil, kendisi olarak gelişmesini istemektir. Fromm'a göre bu ancak kişi kendi bağımsızlığını kazanmışsa mümkündür (Fromm, 1956).
Çağdaş felsefede de benzer bir tartışma vardır. Birlik görüşü, sevenlerin çıkarlarını ve kararlarını ortak bir "biz"de erittiği için özerkliği ortadan kaldırmakla eleştirilmiştir. Friedman'ın önerdiği "federasyon" modeli başka bir birlik tarif eder. Bu birlikte iki kişi ayrı failler olarak kalır ama birlikte hareket eder. Friedman'a göre özerklik sevgide sıfır toplamlı değildir; sevgi özerkliği güçlendirebilir (aktaran Helm, 2021).
Belki de sevginin özgürlükle en somut ilişkisi buradadır. Kendi iç nedenlerimizden tam bağımsız olamayız. Ama sevdiğimiz kişinin bağımsızlığını kabul edip etmemek bizim tutumumuzla şekillenir.
Sonuç: Yanılsama değil, işlenebilir bir zorunluluk
Başlıktaki iki seçenek de eksik görünüyor. Sevgi bir yanılsama değildir. Ödül devreleri, bağlanma örüntüleri ve iç gözlemin sınırları sevginin nedenleri olduğunu gösterir, sahte olduğunu değil. Ama sevgi mutlak özgürlüğün son sığınağı da değildir. Kimi seveceğimizi boş bir sayfaya yazar gibi seçmeyiz. Tutku büyük ölçüde istemsizdir ve kalıplarımız geçmişimizden izler taşır.
Daha savunulabilir bir sonuç şudur: Sevgi, özgürlüğün kendiliğinden verildiği değil, derece derece kazanıldığı bir alandır. Üç düşünür bunu farklı dillerle anlatır:
- Spinoza: Nedenlerimizi anladıkça daha az edilgen oluruz.
- Frankfurt: Hangi isteğimizin bizi yönlendirmesini istediğimizi belirledikçe irademiz daha çok bize ait hâle gelir.
- Fromm: Sevilenin bağımsızlığına saygı gösterdikçe sevgi sahip olmaktan ayrılır.
Bunların hiçbiri korkularımızın, ihtiyaçlarımızın ve biyolojimizin silinmesini gerektirmez. Gereken, onların davranışımız üzerindeki etkisini fark edebilmektir.
Taslağın sorduğu asıl soruya da böylece bir yanıt verilebilir. İnsan, sevgisinin nedenlerini bütünüyle bilmeden gerçekten sevebilir; çoğumuz zaten böyle seviyoruz. Ama korkularını ve ihtiyaçlarını tanıyan, onları sorgulayabilen ve ötekinin bağımsızlığını kabul eden biri, aynı sevgiyi daha özgür biçimde yaşar. Belki de asıl soru "Özgürce mi seviyoruz?" değil, "Sevdiğimiz kişiyle birlikte ne kadar özgürleşebiliriz?" sorusudur.
Kaynakça
Sevginin nörobiyolojisi ve bağımlılık tartışması
Aron, A., Fisher, H., Mashek, D. J., Strong, G., Li, H. ve Brown, L. L. (2005). Reward, motivation, and emotion systems associated with early-stage intense romantic love. Journal of Neurophysiology, 94(1), 327–337. doi:10.1152/jn.00838.2004
Earp, B. D., Wudarczyk, O. A., Foddy, B. ve Savulescu, J. (2017). Addicted to love: What is love addiction and when should it be treated? Philosophy, Psychiatry, & Psychology, 24(1), 77–92. doi:10.1353/ppp.2017.0011
Fisher, H. E., Aron, A. ve Brown, L. L. (2006). Romantic love: A mammalian brain system for mate choice. Philosophical Transactions of the Royal Society B: Biological Sciences, 361(1476), 2173–2186. doi:10.1098/rstb.2006.1938
Bağlanma ve psikanalitik yaklaşımlar
Candel, O.-S. ve Turliuc, M. N. (2019). Insecure attachment and relationship satisfaction: A meta-analysis of actor and partner associations. Personality and Individual Differences. (Bulgulara bu meta-analize atıf yapan ikincil kaynaklar üzerinden erişildi.)
Freud, S. (1920). Beyond the Pleasure Principle. (Özgün metne erişilmedi; kavramın aktarımı için: Wikipedia, Repetition compulsion maddesi.)
Fromm, E. (1956). The Art of Loving. Harper & Brothers. (Özgün metne erişilmedi; içerik aktarımı için: Wikipedia, The Art of Loving maddesi.)
Hazan, C. ve Shaver, P. (1987). Romantic love conceptualized as an attachment process. Journal of Personality and Social Psychology, 52(3), 511–524. doi:10.1037/0022-3514.52.3.511
İç gözlem ve tercihlerin gerekçelendirilmesi
Johansson, P., Hall, L., Sikström, S. ve Olsson, A. (2005). Failure to detect mismatches between intention and outcome in a simple decision task. Science, 310(5745), 116–119. doi:10.1126/science.1111709
Nisbett, R. E. ve Wilson, T. D. (1977). Telling more than we can know: Verbal reports on mental processes. Psychological Review, 84, 231–259. Michigan Üniversitesi açık arşivi
Sevgi felsefesi, özgür irade ve bağdaşırcılık
Fischer, J. M. (2023). Determined: A Science of Life Without Free Will (kitap incelemesi). Notre Dame Philosophical Reviews, 2023.11.3. Notre Dame Philosophical Reviews
Helm, B. (2021). Love. Stanford Encyclopedia of Philosophy (esaslı revizyon: 1 Eylül 2021). Stanford Felsefe Ansiklopedisi
LeBuffe, M. (2024). Spinoza's Psychological Theory. Stanford Encyclopedia of Philosophy (esaslı revizyon: 21 Kasım 2024). Stanford Felsefe Ansiklopedisi
McKenna, M. ve Coates, D. J. (2024). Compatibilism. Stanford Encyclopedia of Philosophy (esaslı revizyon: 16 Nisan 2024). Stanford Felsefe Ansiklopedisi
Sapolsky, R. M. (2023). Determined: A Science of Life Without Free Will. Penguin Press. (Kitabın kendisine erişilmedi; tezleri Fischer, 2023 incelemesi üzerinden aktarıldı.)