-
- Katılım
- 22 Mart 2025
-
- Mesajlar
- 157
-
- Tepkime puanı
- 11
-
- Puan
- 18
Varsayımsal ama tanıdık bir sahne düşünelim. Pazartesi toplantısında bir yönetici, ekipteki genç bir çalışanı herkesin önünde aşağılıyor. Sesi yükseliyor, cümleleri işten çıkıp kişiye yöneliyor. Masadaki on kişiden kimse bir şey demiyor. Kimi ekranına bakıyor, kimi kahvesine. Toplantı bitince koridorda iki kişi fısıldaşıyor: "Çok ayıptı." Ama o ayıp, toplantı odasında söylenmedi. Benzer sahneleri okul bahçesinde alay konusu edilen bir çocukta ya da apartmanda duvarın ardından gelen bağırışlarda da tanırız.
Bu sahnelerde kimse kimseye vurmadı, kimse yalan söylemedi. Yine de odadan çıkan herkesin içinde bir şey kıpırdıyor: Susmak yalnızca bir şey yapmamak mıdır, yoksa bir şey yapmanın sessiz bir biçimi mi? Türkçe bu soruya tek bir cevap vermez; birbirine meydan okuyan cevaplar verir. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" diyen ses ile "Hak karşısında susan dilsiz şeytandır" diyen ses aynı dilin içinden konuşur. "Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar" ve "Söz gümüşse sükût altındır" birincisine destek verir; "Sustukça sıra sana da gelir" uyarısı ikincisine.
Bu yazı, zulme ve haksızlığa karşı susmanın fiilen güçlünün tarafını tutmak anlamına gelip gelmediğini soruyor. Cevabı vaaz ederek değil, soruyu parçalarına ayırarak arayacağız: İnsanlar neden susar, sanıldığı kadar susarlar mı, susmanın bedelini kim öder ve hangi sessizlik gerçekten masum sayılabilir? Yol boyunca bazı ünlü sözlerin sanıldığı kişilere ait olmadığını, psikolojinin en bilinen hikâyelerinden birinin de büyük ölçüde efsane olduğunu göreceğiz. Sessizliği yargılamadan önce onu doğru tanımak gerekiyor.
Üç Söz, Üç Ahlak Anlayışı
"Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" (kimi zaman "bin yıl yaşasın" diye de söylenir) bir tembellik itirafından fazlasıdır. İçinde bir dünya görüşü vardır: Kötülük her yerde olabilir, ama benim sorumluluğum yalnızca bana dokunan kötülükle sınırlıdır. Bu anlayışta ahlak, kişinin kendi çitinin içini korumasıdır; çitin dışında olan biten başkalarının işidir. Atasözü bencilliği açıkça öğütlemez; bencil bir temkini meşrulaştırır. Yılanla uğraşmanın bedeli vardır ve o bedeli ödemek zorunda değilimdir.
"Sustukça sıra sana da gelir" ise aynı yılana başka bir yerden bakar. Bu söz ahlaki olmaktan önce stratejiktir: Bugün seni ilgilendirmeyen kötülük, büyüdükçe seni de ilgilendirecektir. Burada susmanın sorunu yanlış olması değil, bir hesap hatası olmasıdır. Bana dokunmayan yılan yeterince uzun yaşarsa, bir gün bana da dokunur.
Üçüncü iddia en sertidir: "Zulme susmak taraf tutmaktır." Bu cümle susmayı ne bencil bir temkin ne de bir hesap hatası olarak görür; onu bir eylem olarak tanımlar. Bu görüşe göre tarafsızlık diye bir yer yoktur; sessiz kalan, güç dengesini olduğu gibi bırakarak güçlüden yana bir tercih yapmış olur. İlerleyen bölümlerde bu fikrin farklı biçimlerini birçok düşünürde göreceğiz.
Üç sözün ortak bir varsayımı var: Hepsi sessizliği tek bir şey gibi ele alıyor. Oysa toplantı odasındaki on kişinin sessizliği aynı değildi. Biri ne olduğunu tam anlamamış olabilir. Biri işini kaybetmekten korkmuş olabilir. Biri başkasının konuşacağını beklemiş olabilir. Biri de olanı içten içe onaylamış olabilir. Bu yazı boyunca sınayacağımız ayrım şu: Susmanın ahlaki ağırlığını, susmanın kendisinden çok nedeni, bedeli ve yarattığı etki belirleyebilir. Bu üçünü ayırmadan "susmak suçtur" demek de "susmak masumdur" demek de aceleci olur.
Neden Susarız? Sessizliğin Psikolojisi
Sessizliği yalnızca ahlaki bir zayıflık olarak görmek kolaydır. Sosyal psikoloji daha rahatsız edici bir şey söyler: Ahlaken sıradan insanlar, belirli koşullarda, sıradan nedenlerle susarlar. Bu koşulları adım adım açmak susanları aklamak için değil, susmanın nasıl işlediğini görmek için gerekli.
Birinci adım: Sorumluluğun dağılması
1968'de John Darley ve Bibb Latané laboratuvarda bir acil durum kurguladı. Katılımcılar kişisel sorunlar hakkında bir interkom üzerinden başka öğrencilerle konuştuklarını sanıyordu; aslında öteki "katılımcılar" önceden kaydedilmiş seslerdi. Konuşmanın ortasında bu seslerden biri nöbet geçiriyormuş gibi boğulmaya, yardım istemeye başladı. Katılımcı bu sesi kendisinden başka kimsenin duymadığını sandığında, katılımcıların yüzde 85'i nöbet sona ermeden yardım istemek için odadan çıktı; dört kişinin daha dinlediğini sandıklarında bu oran yüzde 31'e düştü (Darley ve Latané, 1968).
Araştırmacılar bu farkı sorumluluğun dağılması (diffusion of responsibility) diye adlandırdı. Mantık basittir: Bir acil durumda tek tanık sizseniz ve yardım etmezseniz kimse etmeyecektir; sorumluluk tümüyle sizindir. Tanık sayısı arttıkça sorumluluk paylaşılır ve herkes kendi payının başkası tarafından üstlenileceğini varsayar. Darley ve Latané'nin vardığı sonuç, seyircinin kayıtsızlığını kişilik kusurlarından çok, seyircilerin birbirine verdiği tepkide aramak gerektiğiydi.
Toplantı odasına dönersek: On kişi varken her biri "Biri bir şey der herhalde" diye düşünebilir. Herkes böyle düşündüğünde kimse bir şey demez. Kalabalık, tek tek kişileri daha kötü yapmaz; ama her birine sessiz kalmak için hazır bir gerekçe verir.
İkinci adım: Çoğulcu cehalet
Sorumluluğun dağılması, ne olduğunu anladığımız durumları açıklar. Peki ya durum belirsizse? Toplantıdaki yönetici yalnızca sert mi davranıyor, yoksa açıkça zorbalık mı yapıyor? Böyle anlarda insanlar ne düşüneceklerine karar vermek için birbirlerinin yüzüne bakar. Herkes sakin görünmeye çalıştığı için herkes ötekinin sakinliğini bir bilgi gibi okur: "Kimse rahatsız görünmüyor, demek ki bu kadarı normal."
Sosyal psikolojide buna çoğulcu cehalet (pluralistic ignorance) denir: Grubun çoğunluğu bir şeyi içten içe onaylamadığı halde, herkes diğerlerinin onayladığını sanır. Deborah Prentice ve Dale Miller'ın 1993'te yayımlanan dört çalışması bunun gündelik bir örneğini gösterdi. Üniversite öğrencileri, kampüsteki içki alışkanlıklarından ortalama bir öğrencinin kendilerinden daha memnun olduğunu düşünüyordu; oysa bu rahatsızlık yaygındı. Bir çalışmada erkek öğrencilerin tutumları dönem boyunca, yanlışlıkla norm sandıkları şeye doğru kaydı. Bir başkasında öğrencilerin kendilerini aykırı sanma derecesi, kampüse yabancılaşmanın çeşitli ölçüleriyle ilişkili çıktı; üstelik bu aykırılık gerçekte yoktu (Prentice ve Miller, 1993).
Bu bulgunun sessizlik tartışması için anlamı derindir: Susan her kişi, ötekilerin susmasını onay sanarak kendi sessizliğini sürdürebilir. Sessizlik böylece kendini besleyen bir döngüye dönüşür. Herkes rahatsızdır, ama herkes yalnız olduğunu sanır.
Üçüncü adım: Suskunluk sarmalı
Alman kamuoyu araştırmacısı Elisabeth Noelle-Neumann, 1974'te bu döngüyü toplum ölçeğinde tarif etti. Ona göre insanlar, çevrelerindeki görüş ikliminin hangi yöne estiğini sürekli tartar. Kendi görüşlerinin azınlıkta kaldığını düşündüklerinde dışlanma korkusuyla susmaya eğilim gösterirler; çoğunlukta olduklarını düşünenler ise daha rahat konuşur. Konuşanlar daha görünür olduğu için baskın görüş olduğundan güçlü, susan görüş olduğundan zayıf görünür ve bu bir sonraki turda daha fazla insanı susturur. Noelle-Neumann kamuoyunu, yaptırım korkusu olmadan açıkça dile getirilebilen görüş olarak tanımlıyordu (Noelle-Neumann, 1974).
Sosyal medyanın bu sarmalı kırmasını bekleyenler için Pew Araştırma Merkezi'nin 2014'te yayımladığı rapor düşündürücüydü. 2013'te 1.801 yetişkinle yapılan ankette konu, ABD'de o sırada tartışılan devlet gözetimi programlarıydı. Katılımcıların yüzde 86'sı konu yüz yüze bir ortamda açılırsa sohbete katılmaya istekli olduğunu söylerken, Facebook ve Twitter kullanıcılarının yalnızca yüzde 42'si bu konuda paylaşım yapmaya istekliydi. Yüz yüze konuşmak istemeyenler, sosyal medyayı da neredeyse hiç alternatif bir alan olarak görmüyordu. Takipçilerinin kendileriyle aynı fikirde olmadığını düşünenler, hem çevrimiçi hem yüz yüze ortamlarda görüşlerini söylemeye daha az istekliydi; rapor bu ilişkinin nedenselliği kesin olarak göstermediğini de not ediyordu (Pew Research Center, 2014). Daha çok ses çıkaran bir çağ, kendiliğinden daha az susulan bir çağ değildir.
Dördüncü adım: Korku ve bedel
Bütün bu mekanizmaların altında en yalın neden yatar: Konuşmanın bedeli gerçektir. "Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar" sözü, kuşakların biriktirdiği bir gözlemin özeti gibidir. İşini, arkadaşlarını ya da güvenliğini kaybetme ihtimali olan biri için susmak irrasyonel değil, çoğu zaman hesaplı bir seçimdir. Bu yüzden "İnsanlar neden susar?" sorusunun dürüst cevabı "Kötü oldukları için" değil, çoğu zaman "Konuşmak pahalı, sorumluluk da paylaşılmış göründüğü için"dir.
Bu tespit susmayı mazur göstermek için değil, nereye müdahale edilebileceğini görmek için önemlidir. Sorumluluk dağıldığı için susuyorsak sorumluluğu üstlenecek birinin belirmesi, çoğulcu cehalet yüzünden susuyorsak rahatsızlığı ilk dile getiren kişi, bedel yüzünden susuyorsak bedeli paylaşacak başkaları sessizliği kırabilir. Sessizliğin nedenleri farklıysa, onu bozan şeyler de farklıdır.
Otuz Sekiz Tanık Efsanesi: Bir Vakanın Anatomisi
Seyirci etkisinin en bilinen hikâyesi, 13 Mart 1964'te New York'un Queens bölgesinde öldürülen Kitty Genovese'nin hikâyesidir. Yaygın anlatıya göre 38 komşu saldırıyı pencerelerinden izlemiş, kimse yardım etmemişti. Gazete haberlerine dayanan bu anlatı kentsel yabancılaşmanın sembolü oldu, psikoloji ders kitaplarına girdi ve seyirci araştırmalarının çıkış noktalarından biri sayıldı.
Rachel Manning, Mark Levine ve Alan Collins 2007'de dava kayıtlarını ve dönemin belgelerini yeniden inceleyerek bu anlatının büyük ölçüde desteklenmediğini gösterdi. 38 kişinin cinayete tanık olduğuna, tanıkların saldırının kendisini gördüğüne ya da hepsinin hareketsiz kaldığına dair kanıt yoktu. Dönemin savcılık yetkililerinden birinin aktarımına göre davada kullanılabilecek görgü tanığı yarım düzine kadardı. Komşulardan biri saldırgana bağırmış, saldırgan ilk saldırıyı yarıda bırakmıştı; ölümcül saldırı ise tanıkların göremeyeceği bir bina içinde gerçekleşmişti (Manning, Levine ve Collins, 2007; Jarrett, 2007). Yazarlar bu hikâyeyi bilinçli olarak bir mesel diye adlandırır: Doğruluğu için değil, taşıdığı ahlaki mesaj için anlatılan bir öykü.
Bu düzeltmenin de bir sınırı var. Darley ve Latané'nin deneyleri Genovese hikâyesine değil kendi verilerine dayanıyordu ve seyirci etkisi sonraki onlarca yılda birçok kez gözlendi (Fischer ve ark., 2011). Efsanenin çökmesi seyirci etkisini ortadan kaldırmaz; ama "insanlar başkasının acısına kayıtsızdır" genellemesini ciddi biçimde zayıflatır.
Laboratuvardan sokağa: Ne zaman müdahale ederiz?
Peter Fischer ve arkadaşlarının 2011'de yayımlanan meta-analizi, 1960'lardan 2010'a uzanan seyirci araştırmalarını bir araya getirdi: 105 bağımsız etki büyüklüğü ve 7.700'ü aşkın katılımcı. Başkalarının varlığı yardım etme olasılığını genel olarak düşürüyordu; ancak bu etki durum tehlikeli algılandığında, ortada bir fail bulunduğunda ve müdahalenin bedeli fiziksel olduğunda belirgin biçimde zayıflıyordu. Yazarlara göre tehlikeli acil durumlar daha hızlı ve net biçimde gerçek bir acil durum olarak tanınıyor, bu da daha güçlü bir uyarılmaya ve daha fazla yardıma yol açıyordu. Üstelik öteki seyirciler, müdahale edecek kişi için fiziksel bir destek kaynağı da olabiliyordu (Fischer ve ark., 2011).
Bu ilk bakışta paradoks gibi görünür: Tam da haksızlığın en açık olduğu anlarda kalabalığın frenleyici etkisi azalıyor. Ama mantıklıdır. Belirsizlik ortadan kalktığında çoğulcu cehalet zayıflar; yalnız başına bir saldırganın karşısına çıkmak ile başkalarıyla birlikte çıkmak da aynı şey değildir.
Richard Philpot ve arkadaşlarının 2020'de yayımlanan çalışması soruyu laboratuvardan sokağa taşıdı. Araştırmacılar Amsterdam, Cape Town ve Lancaster kent merkezlerindeki güvenlik kameralarına yansıyan 219 gerçek kamusal çatışmayı inceledi. Sonuç, yerleşik anlatının tersiydi: Her on çatışmanın dokuzunda en az bir seyirci, çoğu zaman birkaç seyirci, yardım etmek için bir şey yapmıştı. Müdahale olasılığı, kamusal güvenlik algısı birbirinden çok farklı olan üç ülkede benzerdi ve seyirci sayısı arttıkça birinin müdahale etme olasılığı yükseliyordu (Philpot ve ark., 2020).
İki bulgu nasıl bağdaşır? Burada kritik bir ayrım var: Kalabalık her bir bireyin müdahale olasılığını düşürebilir, ama içinden en az birinin müdahale etme olasılığını yükseltebilir. Darley ve Latané bireye bakıyordu; Philpot ve arkadaşları ise mağdurun sorusunu soruyordu: "Bana biri yardım edecek mi?" Mağdurun bakış açısından cevap, korkulandan daha umut vericiydi.
Bulgunun sınırları da açık. Veriler üç şehrin kent merkezleriyle sınırlıdır; konserler, spor etkinlikleri ya da kampüslerdeki cinsel saldırılar gibi bağlamlara doğrudan genellenemez. "Müdahale" tanımı, yatıştırıcı bir dokunuştan araya girmeye kadar geniş bir davranış yelpazesini kapsar. En önemlisi, çalışma sokakta açıkça görülen fiziksel çatışmalarla ilgilidir; toplantı odasında, okulda ya da kurumlarda yaşanan belirsiz, uzun süreli ve bedeli yüksek haksızlıklar başka bir dinamiğe sahip olabilir.
Yine de bu vakanın sessizlik tartışmasına katkısı önemli: "Herkes susar" inancının kendisi, susmayı besleyen yanlış bir norm olabilir. Prentice ve Miller'ın öğrencilerinde olduğu gibi, sessizlik sandığımızdan daha az yaygın, müdahale ise sandığımızdan daha olağan olabilir.
Yılanın Evrimsel Mantığı: Bedava Binici ve Üçüncü Taraf
"Bana dokunmayan yılan" mantığını ekonomi dilinde en açık biçimde ifade edenlerden biri Mancur Olson'dı. 1965 tarihli The Logic of Collective Action (Kolektif Eylemin Mantığı) kitabında Olson, ortak bir çıkarı paylaşan büyük bir grubun bu çıkar için kendiliğinden harekete geçmeyeceğini savundu. Büyük gruplarda tek bir bireyin katkısı fark edilmeyecek kadar küçüktür; ortak kazanç ise katkı yapsa da yapmasa da herkese ulaşır. Bu durumda rasyonel birey için en kârlı seçenek, başkalarının çabasından yararlanıp kendi payını ödememektir. Bu davranışa bedava binicilik (free riding) denir: Herkesin istediği ortak sonuç, herkesin bir başkasını beklemesi yüzünden gerçekleşmeyebilir (Olson, 1965).
Yılan bu açıdan ortak bir sorundur. Mahalledeki herkes yılandan kurtulmak ister, ama kimse yılanla ilk boğuşan olmak istemez. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın", bireysel olarak akılcı ama toplu olarak zarar doğuran bir hesabın halk dilindeki adıdır. Herkes aynı hesabı yaptığında yılan büyür; "sıra sana da gelir" uyarısı bu hesabın uzun vadeli sonucunu hatırlatır. Yılanın büyümesi elbette bir doğa yasası değil, kolektif eylem sorununun bir benzetmesidir.
Ne var ki insanlar Olson'ın rasyonel bireyi kadar soğukkanlı değildir. Ernst Fehr ve Simon Gächter'in 2002'de Nature dergisinde yayımlanan deneylerinde katılımcılar ortak bir havuza katkı yapıp yapmamaya karar veriyordu. Katkı yapmayanları kendi paralarını harcayarak cezalandırma imkânı verildiğinde birçok katılımcı bunu yaptı; üstelik cezalandırmaktan hiçbir maddi kazanç sağlamadıkları halde. Araştırmacılar buna fedakâr cezalandırma (altruistic punishment) dedi. Cezalandırma mümkün olduğunda işbirliği gelişti, bu imkân kaldırıldığında çöktü. Davranışın arkasındaki yakın mekanizma, bedavacılara yönelik olumsuz duygular gibi görünüyordu (Fehr ve Gächter, 2002).
Daha da çarpıcısı, Fehr ve Urs Fischbacher'in 2004'te yayımlanan çalışmasıydı. Bu kez cezalandırma kararını, normun çiğnenmesinden hiçbir maddi zarar görmeyen üçüncü taraflar veriyordu; kısacası yılanın dokunmadığı kişiler. Bu üçüncü tarafların yaklaşık üçte ikisi, paylaşım normunu çiğneyenleri kendi bedelini ödeyerek cezalandırdı ve ihlal büyüdükçe ceza da arttı. İşbirliği normunun çiğnendiği durumlarda cezalandıranların oranı yüzde 60'a kadar çıkıyordu (Fehr ve Fischbacher, 2004).
Bu bulgu atasözüne iki yönlü bir cevap verir. Birincisi, insanlar kendilerine dokunmayan haksızlığa da bedel ödeyerek tepki verebilir; haksızlığa duyulan öfke "bana ne" hesabını sık sık bozar. İkincisi, aynı çalışma normun ihlalinden doğrudan zarar gören tarafların üçüncü taraflardan çok daha sert cezalandırdığını da gösterdi. Yani atasözü boş değildir: Haksızlık bize dokunduğunda tepkimiz güçlenir; dokunmadığında zayıflar ama kaybolmaz.
Bu deneylerden insan doğasına dair kesin hükümler çıkarmak ise doğru olmaz. Bunlar kuralları belli ekonomik oyunlardır; gerçek hayatta cezalandırmanın bedeli, misilleme riski ve belirsizlik çok daha büyüktür. Fehr ve Gächter de çalışmalarının özetinde, insan işbirliğinin evrimine dair gelecekteki araştırmaların fedakâr cezalandırmayı açıklamaya ağırlık vermesi gerektiğini vurgular. Söyleyebileceğimiz şey daha mütevazıdır: Haksızlık karşısında harekete geçme eğilimi insan psikolojisine yabancı bir dış ahlak değildir; ama kendiliğinden ve her koşulda işleyen bir mekanizma da değildir.
Yapmak ile İzin Vermek: Susmanın Ahlaki Muhasebesi
Psikoloji bize neden sustuğumuzu anlatır; ama susmanın yanlış olup olmadığını söylemez. Burada felsefenin eski bir sorusuna geliyoruz: Bir zararı yapmak ile o zararın olmasına izin vermek arasında ahlaki bir fark var mıdır? Bu soru felsefe literatüründe yapmak ve izin vermek ayrımı (doing and allowing) adıyla tartışılır.
Sezgilerimizin çoğu bir fark olduğunu söyler. Birini suya itip boğmak, boğulmakta olan birini kurtarmamaktan daha kötü görünür. James Rachels'ın 1975'te ortaya koyduğu ünlü örnek bu sezgiyi sınar. Smith küçük kuzenini küvette boğar. Jones da kuzenini boğmayı planlamaktadır; ama banyoya girdiğinde çocuğu zaten bilinçsiz halde suyun altında bulur ve kurtarmak yerine bekler. Rachels'a göre iki davranış arasında ahlaki bir fark görmek zordur; öyleyse öldürmek ile ölüme izin vermek arasındaki fark tek başına belirleyici olamaz (Unruh, Woollard ve Howard-Snyder, 2025).
Ayrımı savunanlar da güçlü cevaplar verir. Philippa Foot ve Warren Quinn'e göre fark iki tür hak arasındaki farktan doğar: Kişinin kendisine zarar verilmemesi hakkı, kendisine yardım edilmesi hakkından daha güçlüdür; bu yüzden zarar vermeyi haklı çıkarmak, yardım etmemeyi haklı çıkarmaktan çok daha zordur. Ama Quinn'in de vurguladığı gibi, haklı çıkarılması daha kolay olan bir davranış, haklı çıkarılamadığında daha hafif olmak zorunda değildir: Haksız bir izin verme, haksız bir yapma kadar kötü olabilir. Jonathan Bennett ise meseleyi tek cümlede düğümler: "Önleyebilirdim ama önlemedim" demek, "Bununla hiçbir ilgim yoktu" demeye benzemez (Unruh, Woollard ve Howard-Snyder, 2025).
Bu tartışma susma sorusuna doğrudan uygulanır. Sessiz kalan kişi çoğu zaman zararı yapmaz, ona izin verir. Ayrımı savunanlar bile izin vermenin ahlaki olarak boş bir alan olmadığını, yalnızca haklı çıkarılma koşullarının farklı olduğunu kabul eder. Mesele "Sustum, öyleyse sorumlu değilim" değil, "Sustum; bu sessizliği haklı çıkaracak bir gerekçem var mı?" sorusudur.
John Stuart Mill bu soruyu 1 Şubat 1867'de St Andrews Üniversitesi'ndeki rektörlük açılış konuşmasında öğrencilerine yöneltmişti. Mill'e göre hiç kimse, işe karışmadığı ve görüş oluşturmadığı için zarar vermediği yanılsamasıyla vicdanını yatıştırmamalıydı. Kötü insanların amaçlarına ulaşmak için iyi insanların seyirci kalıp hiçbir şey yapmamasından fazlasına ihtiyacı yoktu. Mill bunu ulusların birbirine karşı davranışı bağlamında söylüyordu ve vardığı sonuç açıktı: Konu üzerine kafa yorma zahmetine katlanmadığı için, kendi adına ve sağlamaya yardım ettiği araçlarla yapılan bir haksızlığa itiraz etmeden izin veren kişi iyi bir insan sayılamaz (Mill, 1867/1984).
Jaspers'in dört suçu
Karl Jaspers, İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından, 1945-46 kış döneminde Heidelberg'de Almanların suçluluğu üzerine dersler verdi ve bu dersleri 1946'da Die Schuldfrage (Suçluluk Sorunu) adıyla yayımladı. Jaspers bütün bir halka toptan suç yüklemekle her şeyi inkâr etmek arasında bir yol aradı ve dört tür suçu birbirinden ayırdı. Cezai suç açık suç eylemlerini kapsar ve mahkemelerin konusudur. Siyasi suç yurttaşların, devletlerinin eylemleri ve rejime boyun eğişleri nedeniyle taşıdığı sorumluluktur. Ahlaki suç kişinin kendi vicdanı önündeki hesabıdır. Metafizik suç ise en evrensel olanıdır: İnsanlar arasındaki dayanışmanın kırılmasından, başkaları yok edilirken hayatta kalmayı seçmiş olmaktan doğan bir suçluluk (Jaspers, 1946/2000).
Jaspers'in ayrımı susma sorusunu inceltir. Susan biri çoğu zaman cezai olarak suçlu değildir. Ama siyasi, ahlaki ve metafizik düzeylerde sessizlik ağırlık taşıyabilir: bir yurttaş olarak, bir vicdan sahibi olarak ve bir insan olarak. Jaspers'in yaklaşımının değeri, suçu tek bir kefeye koymamasıdır. "Susmak suçtur" demek cezai suç ile ahlaki suçu karıştırma riski taşır; "Susmak suç değildir" demek ise ahlaki ve metafizik düzeyi görmezden gelir.
Sıradan kötülük, pasif seyirci
Hannah Arendt, 1961'de Kudüs'te yargılanan Nazi yetkilisi Adolf Eichmann'ın davasını izledikten sonra yazdığı kitapta Eichmann'ı şeytani bir canavar olarak değil, sıradan ve düşünmeyen bir bürokrat olarak tasvir etti. Arendt'in "kötülüğün sıradanlığı" kavramı, kötülüğün kaynağını derin bir kötü niyetten çok düşünce yoksunluğunda arar (Arendt, 1963/2009). Kitap esas olarak bir failin portresidir ve onu doğrudan seyircilere uygulamak dikkat ister. Yine de açtığı soru seyirciler için de geçerlidir: Büyük kötülükler yalnızca kötü niyetle değil, "Sadece işimi yapıyordum" diyen sayısız sıradan katılım ve sessizlikle de mümkün olur.
Soykırım ve toplu şiddet üzerine çalışan sosyal psikolog Ervin Staub bu bağlantıyı açıkça kurdu. Staub 1989 tarihli The Roots of Evil (Kötülüğün Kökleri) kitabında soykırım ve toplu şiddeti, faillerin ve seyircilerin adım adım ilerlediği bir yıkım süreci olarak inceledi. Ona göre seyirciler olaylar karşısında değişmeden kalmaz: Başkalarının acısı karşısındaki pasiflikleri, onları mağdurlara yapılan zulmü kabullenmeye götürür; bazıları zamanla faillere katılır (Staub, 1989; Staub, 2002). Staub'un çalışmalarında öne çıkan bir başka fikir de pasif seyirciliğin faillerin eylemlerini onaylar gibi işlediği, aktif seyircilerin ise şiddetin gidişatını değiştirebilecek bir güç taşıdığıdır (Staub, 2002; Staub, 2012).
Tarihten Bugüne: Sözler, Sahneler ve Yanlış Atıflar
Sessizlik üzerine söylenmiş sözler başlı başına küçük bir tarih oluşturur. Bu tarihin ilginç yanı, en çok alıntılanan cümlelerin bir kısmının sanıldığı kişilere ait olmamasıdır. Bu yanlış atıflar önemsiz ayrıntılar değildir; bir fikrin elden ele geçtikçe nasıl sloganlaştığını ve bağlamını yitirdiğini gösterir.
Niemöller: Sıranın sana gelmesi
"Sustukça sıra sana da gelir" fikrinin modern çağdaki en bilinen ifadesi, Alman Lüteriyen papaz Martin Niemöller'e (1892–1984) ait sözlerdir. Niemöller'in savaş sonrası konuşmalarından doğan metin, belirli grupların sırayla alınıp götürülmesini ve konuşanın her seferinde "Ben onlardan değildim" diyerek susmasını anlatır; sonunda sıra kendisine geldiğinde onun için sesini yükseltecek kimse kalmamıştır. ABD Holokost Anma Müzesi'nin belirttiğine göre metnin tek bir kesin biçimi yoktur: Niemöller bu konuşmaları çoğunlukla hazırlıksız yaptığı için sayılan gruplar konuşmadan konuşmaya değişmiştir (United States Holocaust Memorial Museum, t.y.).
Niemöller'in sözlerini güçlü kılan, bir dış gözlemcinin değil bir itirafçının sözleri olmalarıdır. Niemöller savaştan sonra Nazizm karşısındaki erken dönem suç ortaklığından ve sonradan yaşadığı dönüşümden açıkça söz etti; konuşmalarının asıl muhatabı, Nazizmin suçları için sorumluluk üstlenmeyen kendi yurttaşlarıydı. Metin bir suçlama değil, bir öz eleştiridir: "Onlar sustu" demez, "Ben sustum" der.
Burke'ün hiç söylemediği söz
"Kötülüğün zaferi için iyi insanların hiçbir şey yapmaması yeterlidir" cümlesi genellikle İrlandalı düşünür Edmund Burke'e atfedilir. Ancak alıntı sözlükleri bu cümlenin Burke'ün yazılarında bulunamadığını kaydeder (Popik, t.y.). Burke'e ait en yakın pasaj, 1770 tarihli Thoughts on the Cause of the Present Discontents adlı risalededir: Kötü insanlar birleştiğinde iyiler de bir araya gelmelidir; yoksa birer birer, kimsenin acımadığı kurbanlar olarak düşerler. Pasajın bağlamı ahlaki bir öğütten çok siyasidir: Burke, aynı ilkeleri paylaşanların siyasi partiler halinde örgütlenmesi gerektiğini savunuyordu (Porter, t.y.).
İlginç olan, Burke'ün gerçek cümlesinin "sıra sana da gelir" uyarısına popüler sahte alıntıdan daha yakın olmasıdır. Burke'ün uyarısı tek tek düşmekle ilgilidir: Bir araya gelmeyen iyiler birer birer tasfiye edilir. Bu, Niemöller'in sahnesini neredeyse iki yüzyıl önceden çağrıştıran bir siyasi gözlemdir. Popüler cümleye anlamca en yakın metin ise yukarıda andığımız Mill konuşmasıdır.
Dante'nin kararsızları
Benzer bir kayma Dante için de yaşandı. "Cehennemin en sıcak yerleri, ahlaki bir kriz anında tarafsızlığını koruyanlara ayrılmıştır" cümlesi John F. Kennedy'nin en sevdiği alıntılardan biriydi ve Dante'ye atfedilirdi. John F. Kennedy Başkanlık Kütüphanesi, bu sözün Dante'nin eserinde yer almadığını, Kennedy'nin alıntısının Cehennem'in bir yorumuna dayandığını belirtir (John F. Kennedy Presidential Library and Museum, t.y.).
Dante'nin gerçek sahnesi ise belki daha çarpıcıdır. İlahi Komedya'nın Cehennem bölümünün üçüncü kantosunda Dante ile Vergilius, cehennemin kapısından geçer geçmez kalabalık bir ruh topluluğuyla karşılaşır. Bunlar hayattayken büyük ahlaki seçimler karşısında hiçbir tarafı seçmemiş olanlardır. Vergilius'un açıklamasına göre cennet onları güzelliği bozulmasın diye dışarı atmış, derin cehennem de onları kabul etmemiştir. Ne lekeyle ne övgüyle yaşamış bu ruhlar sonsuza dek bir sancağın ardından koşar, eşek arıları ve at sinekleri tarafından sokulurlar. Dante onları cehennemin en sıcak köşesine değil, cehennemin bile istemediği bir eşiğe yerleştirir. Cezaları ateş değil, önemsizlik ve unutulmuşluktur.
Wiesel, Tutu, King: Tarafsızlık üzerine üç ses
Elie Wiesel, 10 Aralık 1986'da Oslo'da Nobel Barış Ödülü'nü alırken yaptığı konuşmada, dünyanın olup biteni bildiği halde sustuğunu hatırlattı ve unutmanın bile insanı suç ortağı yapacağını söyledi. Konuşmanın en çok alıntılanan bölümünde Wiesel, taraf tutmamız gerektiğini, tarafsızlığın mağdura değil zalime yaradığını ve bazen müdahale etmek gerektiğini vurguladı. Nobel Vakfı, kürsüde yapılan konuşmanın yazılı metinden bazı farklılıklar taşıdığını not eder (Wiesel, 1986).
Desmond Tutu'ya atfedilen söz de benzer bir mantık taşır: Haksızlık karşısında tarafsız kalan, ezenin tarafını seçmiş olur; bir fil ayağını bir farenin kuyruğuna basmışken tarafsız olduğunuzu söylerseniz, fare tarafsızlığınızı takdir etmeyecektir. Bu söz, Tutu'nun kendi yazılarından değil, Robert McAfee Brown'ın 1984 tarihli Unexpected News kitabındaki aktarımdan bilinir (Wikiquote, t.y.). Güçlü bir atıftır, ama ikinci el bir kayda dayanır.
Martin Luther King'e atfedilen "Sonunda düşmanlarımızın sözlerini değil, dostlarımızın sessizliğini hatırlayacağız" cümlesi için ise doğrulanabilir bir birincil kaynak gösterilemiyor; alıntıların kaynağını izleyen derleyiciler bu söz için güvenilir bir kayda ulaşamadıklarını belirtiyor (WIST, t.y.). King'in sessizlik üzerine söyledikleri için çok daha sağlam bir metin var: 16 Nisan 1963 tarihli "Birmingham Hapishanesinden Mektup". King bu mektupta, özgürlük mücadelesinin önündeki en büyük engelin açık ırkçılar değil, adaletten çok düzene bağlı olan ve adaletin varlığı demek olan olumlu barış yerine gerginliğin yokluğu demek olan olumsuz barışı tercih eden "ılımlı beyaz" olduğu sonucuna neredeyse vardığını yazar. Aynı mektupta, bu kuşağın yalnızca kötü insanların nefret dolu söz ve eylemleri için değil, iyi insanların korkunç sessizliği için de tövbe etmesi gerekeceğini söyler (King, 1963).
King'in eleştirisi, sessizliğin belki de en ince biçimini yakalar: Haksızlığa karşı olduğunu söyleyen, ama düzen bozulmasın diye itirazın her somut biçimini "zamansız" bulan sessizlik. Bu, kayıtsızlığın değil, rahatını korumak isteyen bir onayın sessizliğidir.
"Dilsiz şeytan" ve basamaklı ödev
Türkçede sessizliğe dair en sert hüküm "Hak karşısında susan dilsiz şeytandır" sözüdür; çoğu zaman "haksızlık karşısında susan" biçiminde söylenir ve yaygın olarak bir hadis sanılır. Oysa bu sözün Hz. Peygamber'e ait olduğuna dair bir kayda ulaşılamadığı belirtilir; söz, Kuşeyrî'nin Risâle'sinde hocası Ebû Ali ed-Dekkâk'tan duyulmuş bir söz olarak aktarılır (Sorularla İslamiyet, t.y.-a).
Hadis literatüründe konuyla doğrudan ilgili metin başkadır. Müslim'in Sahih'inde (Îmân, 78) yer alan hadise göre bir kötülük gören kişi onu eliyle değiştirmeli; buna gücü yetmezse diliyle, ona da gücü yetmezse kalbiyle karşı çıkmalıdır ve bu sonuncusu imanın en zayıf derecesidir (Sorularla İslamiyet, t.y.-b). Bu hadis, yazımızın sorusu açısından dikkat çekici bir yapı taşır: Ödevi kişinin gücüne göre basamaklandırır, ama hiçbir basamakta ödevi tümüyle ortadan kaldırmaz. En zayıf basamak bile bir iç tavırdır; kayıtsızlık bu basamaklar arasında yer almaz.
Güçlü İtiraz: Her Sessizlik Suç Ortaklığı mıdır?
Buraya kadar söylenenler, susmanın hiçbir zaman masum olmadığı sonucuna doğru akıyor gibi görünebilir. Ama bu sonuca karşı ciddiye alınması gereken güçlü bir itiraz var. İtirazın en güçlü biçimi şudur: "Susmak taraf tutmaktır" ilkesi mutlak bir kural olarak uygulandığında, insanlardan ödeyemeyecekleri bedelleri talep eder ve sessizliğin meşru nedenlerini görünmez kılar.
Toplantı odasındaki ikilem, iki gerçek değerin çatışmasıdır: Bir yanda kişinin kendi geçimini ve güvenliğini koruma hakkı, öte yanda bir başkasının onurunu koruma sorumluluğu. Bu çatışmayı yalnızca ikinci değerin dilinden okumak, birincisini yok saymak olur.
Kahramanlık zorunlu değildir
Ahlak felsefesinde süpererogasyon, yani ödevin ötesindeki eylem kavramı tam olarak bu sorunla ilgilenir. J. O. Urmson'ın 1958 tarihli "Saints and Heroes" (Azizler ve Kahramanlar) makalesiyle başlayan çağdaş tartışmaya göre bazı eylemler övgüye değerdir ama zorunlu değildir. Urmson'ın örneği, başkalarının hayatını kurtarmak için patlamak üzere olan bir el bombasının üzerine atlamaktır; bunu yapmayan kişi kınanmaz. John Rawls da ödevin ötesindeki eylemlerin, kişiye getirdikleri kayıp ya da risk olmasa normalde zorunlu olacağını söyler (Heyd, 2024).
Bu çerçeveye göre zulüm karşısında sesini yükseltmek bazı durumlarda kahramanlıktır ve kahramanlık herkesten talep edilemez. İşini kaybetme, hapse girme ya da şiddete uğrama riski taşıyan biri için susmak ahlaki bir çöküş değil, insani bir sınır olabilir. "Yapabilirsen yap" ile "Yapmazsan suçlusun" arasındaki fark, ahlakın insanın gücüyle ölçülmesi gerektiği ilkesine dayanır.
Bu noktada Müslim'in hadisi ile süpererogasyon tartışması beklenmedik biçimde buluşur. İslam geleneğindeki yorumlarda, bir kötülüğü eliyle değiştirmeye kalkışmak kişinin ya da başkasının ölümü gibi daha büyük bir fitneye yol açacaksa, dille uyarmanın ve nasihatin yeterli görülmesi gerektiği belirtilir (Sorularla İslamiyet, t.y.-b). İki farklı gelenek de ödevi kişinin gücüne ve eylemin doğuracağı bedele göre ölçer.
Kimin ödevi?
Felsefeci Dale Dorsey'nin tartıştığı bir örnek, sorumluluğun dağılmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Kalabalık bir istasyonda güçsüz bir kadın yürüyen merdivende valiziyle boğuşmaktadır. Kadının kalabalıktan birinin yardımına hakkı olabilir; ama bu yükümlülük tam olarak kime düşer? Dorsey'ye göre sonunda durup yardım eden kişi, bu tür durumlara karşı özel bir dikkat ve duyarlılık geliştirmiş biridir; insanların çoğunda bulunmayan bu eğilim, onun davranışını ödevin ötesine taşır (Heyd, 2024). Kolektif bir ödev hiçbir bireye tam olarak yüklenemediğinde, tek tek sessizleri suçlamak gerçekten zorlaşır.
Ama aynı örnek ters yönde de okunabilir: Ödev kimsenin değilse, kadın yardımsız kalabilir. Bireysel kusuru belirlemek zor olduğunda bile, sonuç gerçek bir zarar olarak ortada durur.
Bilmeden konuşmak, gösteri için konuşmak
İtirazın bir başka boyutu, konuşmanın da zarar verebileceğidir. Yanlış kişiyi suçlamak, iyi bilinmeyen bir durumda hüküm vermek ya da mağdurun istemediği bir müdahalede bulunmak, iyi niyetli olsa bile yeni haksızlıklar doğurabilir. Bilmediği bir konuda hüküm vermemeyi seçmek, kayıtsızlıktan farklı, entelektüel bir dürüstlük biçimidir.
Günümüzde bu itiraz özel bir önem kazanıyor. Sosyal medyada bir olay gündeme geldiğinde kısa sürede "Neden susuyorsun?" baskısı oluşabiliyor. Bu baskı susmayı otomatik olarak suç ortaklığı sayar ve konuşmayı bir sadakat sınavına dönüştürür. Felsefeciler Justin Tosi ve Brandon Warmke, kamusal ahlaki söylemin kişinin kendi ahlaki itibarını parlatmak için kullanılmasını ahlaki gösteriş (moral grandstanding) olarak tanımlar. Ahlaki konuşma, mağdura yardım etmekten çok konuşanın itibarına hizmet edebilir. Onlara göre bu davranış genellikle ahlaken kötüdür ve kamusal ahlaki konuşmaya karşı sağlıksız bir sinizm doğurabilir (Tosi ve Warmke, 2016).
Ampirik bir bulgu da konuşmanın görünürlüğü ile gerçek yardım arasındaki ilişkiyi sorgular. Kirk Kristofferson ve arkadaşlarının 2014'te yayımlanan deneylerinde katılımcılar önce bir amaca sembolik bir destek verdi: bir rozet takmak, bir dilekçe imzalamak ya da bir gruba katılmak gibi. Sembolik destek başkalarının görebileceği biçimde verildiğinde, sonraki daha anlamlı yardımı artırmadı; özel olarak verildiğinde ise artırdı. Araştırmacılar bunu iki ayrı güdüyle açıklar: başkalarına olumlu bir imaj sunma isteği ve kendi değerleriyle tutarlı olma isteği. Kamusal jest birinci güdüyü tatmin ettiğinde, daha fazlasını yapma isteği azalabiliyordu (Kristofferson, White ve Peloza, 2014).
Bu bulgular "Konuşmak boştur" demiyor. Ama sessizliği kınayan sesin her zaman mağdura yardım olmadığını, bazen konuşanın kendi imajına yardım olabileceğini hatırlatıyor. Herkesten her konuda kamusal bir tavır bekleyen bir ortam, suskunluk sarmalının tersine dönmüş bir biçimini üretebilir: İnsanlar bu kez dışlanmamak için susmaz, dışlanmamak için konuşur. İki durumda da belirleyici olan vicdandan çok sosyal baskıdır.
İtirazın sınırı
İtiraz güçlüdür, ama neyi kanıtladığına dikkat etmek gerekir. İtiraz, bazı sessizliklerin mazur görülebileceğini gösterir; sessizliğin bir etkisi olmadığını göstermez. Hakkında hiçbir şey bilmediğimiz bir olay hakkında hüküm vermemek ile çok iyi bildiğimiz bir haksızlık karşısında rahatımız bozulmasın diye susmak aynı şey değildir. Hayatını riske atmamak ile birkaç dakikalık bir mahcubiyeti göze almamak da aynı şey değildir.
Burada iki soruyu ayırmak işe yarar. Birincisi etki sorusudur: Sessizliğim olan biteni nasıl etkiliyor? İkincisi kusur sorusudur: Bu sessizlik için beni ne ölçüde suçlamak gerekir? İtiraz ikinci soruda çok şey söyler, ama birinci sorunun cevabını değiştirmez. Mağdur için sessizliğin nedeni, sessizliğin sonucunu değiştirmez. Toplantı odasında aşağılanan genç çalışan, on kişinin neden sustuğunu bilmez; yalnızca kimsenin konuşmadığını bilir.
Sonuç: Tarafsızlık Bir Yer Değil, Bir Tercih
Başlıktaki soruya dönelim: Zulme ve haksızlığa karşı susmak taraf tutmak mıdır? Bu yazıda topladığımız malzeme iki kolay cevabın da yetersiz kaldığını gösteriyor. "Evet, her sessizlik suç ortaklığıdır" demek, kahramanlığı herkesten talep etmek, korkuyu ve bilgisizliği görmezden gelmek, konuşmayı bir sadakat gösterisine dönüştürmek demektir. "Hayır, susmak yalnızca hiçbir şey yapmamaktır" demek ise sessizliğin bir işaret olarak okunduğunu, çoğulcu cehaleti beslediğini ve failin önünü açabildiğini görmezden gelmek demektir.
Daha savunulabilir bir sentez şöyle kurulabilir: Güç dengesinin eşit olmadığı bir durumda tarafsızlık nötr bir konum değildir, çünkü sessizlik mevcut dengeyi olduğu gibi bırakır. Wiesel'in konuşmasının, Tutu'ya atfedilen sözün ve King'in mektubunun ortak noktası budur. Ama sessizliğin ahlaki ağırlığı her durumda aynı değildir. Susan kişinin ne bildiği, neyi göze alabileceği ve sessizliğinin kime hangi mesajı verdiği bu ağırlığı belirler.
Bu ölçütler gündelik bir dile çevrilebilir. Bir haksızlık karşısında susmak üzereyken kendimize sorabileceğimiz üç soru var:
Bu sorular herkese aynı cevabı vermez, vermemeli de. Ama "bana dokunmayan yılan" hesabını görünür kılar. Araştırmalar bir umut payı da bırakıyor: Seyirciler sanıldığı kadar kayıtsız değil ve müdahale çoğu zaman küçük, sıradan biçimlerde ortaya çıkıyor. Toplantı odasında birinin "Bunu böyle konuşmayalım" demesi, toplantıdan sonra aşağılanan çalışana gidip "Gördüm, yanındayım" demesi ya da olayı ilgili bir merciye bildirmesi kahramanlık değildir; ama çoğulcu cehaleti kırabilecek ilk işaret olabilir.
"Sıra sana da gelir" uyarısı bir doğa yasası değildir; sessizliğin bedelinin her zaman susana döneceğinin bir garantisi yok. Ama Burke'ün iki buçuk yüzyıl önce gözlemlediği gibi, birbirini yalnız bırakan insanlar tek tek düşmeye daha açıktır. Bu yazının önerisi sessizliği yasaklamak değil, onu bir karar olarak görmek. Sessizlik çoğu zaman bir boşluk değil, bir seçimdir; o seçimin ne olacağı ise her seferinde o odada oturan kişiye kalır.
Kaynak ve Kapsam Notu
Yazıdaki yabancı dilde söylenmiş sözler, bir iki kısa ifade dışında, birebir çeviri olarak değil anlamca özetlenerek aktarılmıştır. Arendt, Jaspers, Olson ve Staub'un kitaplarına ilişkin değerlendirmeler, eserlerin tam metinlerine değil yayıncı tanıtımlarına, bölüm özetlerine ve ikincil kaynaklara dayanır; Rachels, Foot, Quinn, Bennett, Urmson, Rawls ve Dorsey'nin görüşleri de Stanford Felsefe Ansiklopedisi'ndeki aktarımlardan alınmıştır. Güvenlik kamerası araştırması üç ülkenin kent merkezlerindeki fiziksel çatışmalarla sınırlıdır ve kurum içi ya da uzun süreli haksızlıklara doğrudan genellenemez.
Kaynakça
Seyirci etkisi ve yardım davranışı
Darley, J. M. ve Latané, B. (1968). Bystander intervention in emergencies: Diffusion of responsibility. Journal of Personality and Social Psychology, 8(4), 377–383. doi:10.1037/h0025589
Fischer, P., Krueger, J. I., Greitemeyer, T., Vogrincic, C., Kastenmüller, A., Frey, D., Heene, M., Wicher, M. ve Kainbacher, M. (2011). The bystander-effect: A meta-analytic review on bystander intervention in dangerous and non-dangerous emergencies. Psychological Bulletin, 137(4), 517–537. doi:10.1037/a0023304
Jarrett, C. (2007, 23 Ekim). The truth behind the story of Kitty Genovese and the bystander effect. BPS Research Digest. Çevrimiçi erişim
Manning, R., Levine, M. ve Collins, A. (2007). The Kitty Genovese murder and the social psychology of helping: The parable of the 38 witnesses. American Psychologist, 62(6), 555–562.
Philpot, R., Liebst, L. S., Levine, M., Bernasco, W. ve Lindegaard, M. R. (2020). Would I be helped? Cross-national CCTV footage shows that intervention is the norm in public conflicts. American Psychologist, 75(1), 66–75. doi:10.1037/amp0000469
Prentice, D. A. ve Miller, D. T. (1993). Pluralistic ignorance and alcohol use on campus: Some consequences of misperceiving the social norm. Journal of Personality and Social Psychology, 64(2), 243–256. doi:10.1037/0022-3514.64.2.243
Kamuoyu, sosyal medya ve ahlaki konuşma
Kristofferson, K., White, K. ve Peloza, J. (2014). The nature of slacktivism: How the social observability of an initial act of token support affects subsequent prosocial action. Journal of Consumer Research, 40(6), 1149–1166. doi:10.1086/674137
Noelle-Neumann, E. (1974). The spiral of silence: A theory of public opinion. Journal of Communication, 24(2), 43–51.
Pew Research Center. (2014, 26 Ağustos). Social media and the "spiral of silence". Çevrimiçi erişim
Tosi, J. ve Warmke, B. (2016). Moral grandstanding. Philosophy & Public Affairs, 44(3), 197–217. doi:10.1111/papa.12075
İşbirliği, cezalandırma ve kolektif eylem
Fehr, E. ve Fischbacher, U. (2004). Third-party punishment and social norms. Evolution and Human Behavior, 25(2), 63–87. doi:10.1016/S1090-5138(04)00005-4
Fehr, E. ve Gächter, S. (2002). Altruistic punishment in humans. Nature, 415(6868), 137–140. doi:10.1038/415137a
Olson, M. (1965). The logic of collective action: Public goods and the theory of groups. Cambridge, MA: Harvard University Press.
Sorumluluk, suç ve kötülük üzerine
Arendt, H. (2009). Kötülüğün sıradanlığı: Adolf Eichmann Kudüs'te (çev. Özge Çelik). İstanbul: Metis Yayınları. (Özgün yayın: 1963)
Heyd, D. (2024). Supererogation. Stanford Encyclopedia of Philosophy. İlk yayın: 4 Kasım 2002; esaslı güncelleme: 4 Mart 2024. Çevrimiçi erişim
Jaspers, K. (2000). The question of German guilt (çev. E. B. Ashton). New York: Fordham University Press. (Özgün yayın: 1946, Die Schuldfrage)
Mill, J. S. (1984). Inaugural address delivered to the University of St. Andrews. J. M. Robson (ed.), The Collected Works of John Stuart Mill, Vol. XXI: Essays on Equality, Law, and Education içinde. Toronto: University of Toronto Press. (Konuşmanın tarihi: 1 Şubat 1867)
Staub, E. (1989). The roots of evil: The origins of genocide and other group violence. Cambridge: Cambridge University Press.
Staub, E. (2002). The psychology of bystanders, perpetrators, and heroic helpers. L. S. Newman ve R. Erber (ed.), Understanding Genocide: The Social Psychology of the Holocaust içinde (s. 11–42). New York: Oxford University Press.
Staub, E. (2012, 5 Kasım). Passivity of bystanders in genocide and mass killing and generating active bystandership [Konferans]. College of the Holy Cross, McFarland Center. Çevrimiçi erişim
Unruh, C., Woollard, F. ve Howard-Snyder, F. (2025). Doing vs. allowing harm. Stanford Encyclopedia of Philosophy. İlk yayın: 14 Mayıs 2002; esaslı güncelleme: 8 Temmuz 2025. Çevrimiçi erişim
Tarihî metinler ve atıfların izi
John F. Kennedy Presidential Library and Museum. (t.y.). John F. Kennedy's favorite quotations: Dante's Inferno. Çevrimiçi erişim
King, M. L., Jr. (1963, 16 Nisan). Letter from Birmingham Jail. Yayın geçmişi için bkz. Martin Luther King, Jr. Research and Education Institute, Stanford University. Çevrimiçi erişim
Popik, B. (t.y.). "All that is necessary for the triumph of evil is that good men do nothing". Çevrimiçi erişim
Porter, M. (t.y.). Four principles of quotation. Çevrimiçi erişim
United States Holocaust Memorial Museum. (t.y.). Martin Niemöller: "First they came for the Socialists..." Holocaust Encyclopedia. Çevrimiçi erişim
Wiesel, E. (1986, 10 Aralık). Acceptance speech [Nobel Barış Ödülü kabul konuşması]. NobelPrize.org. Çevrimiçi erişim
Wikiquote. (t.y.). Desmond Tutu. Çevrimiçi erişim
WIST. (t.y.). Martin Luther King, Jr.: "In the end, we will remember not the words of our enemies…" WIST Quotations. Çevrimiçi erişim
İslam geleneği
Sorularla İslamiyet. (t.y.-a). "Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır" sözü hadis midir? Çevrimiçi erişim
Sorularla İslamiyet. (t.y.-b). Kim bir kötülük görürse... hadisini nasıl anlamalıyız? Çevrimiçi erişim
Bu sahnelerde kimse kimseye vurmadı, kimse yalan söylemedi. Yine de odadan çıkan herkesin içinde bir şey kıpırdıyor: Susmak yalnızca bir şey yapmamak mıdır, yoksa bir şey yapmanın sessiz bir biçimi mi? Türkçe bu soruya tek bir cevap vermez; birbirine meydan okuyan cevaplar verir. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" diyen ses ile "Hak karşısında susan dilsiz şeytandır" diyen ses aynı dilin içinden konuşur. "Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar" ve "Söz gümüşse sükût altındır" birincisine destek verir; "Sustukça sıra sana da gelir" uyarısı ikincisine.
Bu yazı, zulme ve haksızlığa karşı susmanın fiilen güçlünün tarafını tutmak anlamına gelip gelmediğini soruyor. Cevabı vaaz ederek değil, soruyu parçalarına ayırarak arayacağız: İnsanlar neden susar, sanıldığı kadar susarlar mı, susmanın bedelini kim öder ve hangi sessizlik gerçekten masum sayılabilir? Yol boyunca bazı ünlü sözlerin sanıldığı kişilere ait olmadığını, psikolojinin en bilinen hikâyelerinden birinin de büyük ölçüde efsane olduğunu göreceğiz. Sessizliği yargılamadan önce onu doğru tanımak gerekiyor.
Üç Söz, Üç Ahlak Anlayışı
"Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" (kimi zaman "bin yıl yaşasın" diye de söylenir) bir tembellik itirafından fazlasıdır. İçinde bir dünya görüşü vardır: Kötülük her yerde olabilir, ama benim sorumluluğum yalnızca bana dokunan kötülükle sınırlıdır. Bu anlayışta ahlak, kişinin kendi çitinin içini korumasıdır; çitin dışında olan biten başkalarının işidir. Atasözü bencilliği açıkça öğütlemez; bencil bir temkini meşrulaştırır. Yılanla uğraşmanın bedeli vardır ve o bedeli ödemek zorunda değilimdir.
"Sustukça sıra sana da gelir" ise aynı yılana başka bir yerden bakar. Bu söz ahlaki olmaktan önce stratejiktir: Bugün seni ilgilendirmeyen kötülük, büyüdükçe seni de ilgilendirecektir. Burada susmanın sorunu yanlış olması değil, bir hesap hatası olmasıdır. Bana dokunmayan yılan yeterince uzun yaşarsa, bir gün bana da dokunur.
Üçüncü iddia en sertidir: "Zulme susmak taraf tutmaktır." Bu cümle susmayı ne bencil bir temkin ne de bir hesap hatası olarak görür; onu bir eylem olarak tanımlar. Bu görüşe göre tarafsızlık diye bir yer yoktur; sessiz kalan, güç dengesini olduğu gibi bırakarak güçlüden yana bir tercih yapmış olur. İlerleyen bölümlerde bu fikrin farklı biçimlerini birçok düşünürde göreceğiz.
Üç sözün ortak bir varsayımı var: Hepsi sessizliği tek bir şey gibi ele alıyor. Oysa toplantı odasındaki on kişinin sessizliği aynı değildi. Biri ne olduğunu tam anlamamış olabilir. Biri işini kaybetmekten korkmuş olabilir. Biri başkasının konuşacağını beklemiş olabilir. Biri de olanı içten içe onaylamış olabilir. Bu yazı boyunca sınayacağımız ayrım şu: Susmanın ahlaki ağırlığını, susmanın kendisinden çok nedeni, bedeli ve yarattığı etki belirleyebilir. Bu üçünü ayırmadan "susmak suçtur" demek de "susmak masumdur" demek de aceleci olur.
Neden Susarız? Sessizliğin Psikolojisi
Sessizliği yalnızca ahlaki bir zayıflık olarak görmek kolaydır. Sosyal psikoloji daha rahatsız edici bir şey söyler: Ahlaken sıradan insanlar, belirli koşullarda, sıradan nedenlerle susarlar. Bu koşulları adım adım açmak susanları aklamak için değil, susmanın nasıl işlediğini görmek için gerekli.
Birinci adım: Sorumluluğun dağılması
1968'de John Darley ve Bibb Latané laboratuvarda bir acil durum kurguladı. Katılımcılar kişisel sorunlar hakkında bir interkom üzerinden başka öğrencilerle konuştuklarını sanıyordu; aslında öteki "katılımcılar" önceden kaydedilmiş seslerdi. Konuşmanın ortasında bu seslerden biri nöbet geçiriyormuş gibi boğulmaya, yardım istemeye başladı. Katılımcı bu sesi kendisinden başka kimsenin duymadığını sandığında, katılımcıların yüzde 85'i nöbet sona ermeden yardım istemek için odadan çıktı; dört kişinin daha dinlediğini sandıklarında bu oran yüzde 31'e düştü (Darley ve Latané, 1968).
Araştırmacılar bu farkı sorumluluğun dağılması (diffusion of responsibility) diye adlandırdı. Mantık basittir: Bir acil durumda tek tanık sizseniz ve yardım etmezseniz kimse etmeyecektir; sorumluluk tümüyle sizindir. Tanık sayısı arttıkça sorumluluk paylaşılır ve herkes kendi payının başkası tarafından üstlenileceğini varsayar. Darley ve Latané'nin vardığı sonuç, seyircinin kayıtsızlığını kişilik kusurlarından çok, seyircilerin birbirine verdiği tepkide aramak gerektiğiydi.
Toplantı odasına dönersek: On kişi varken her biri "Biri bir şey der herhalde" diye düşünebilir. Herkes böyle düşündüğünde kimse bir şey demez. Kalabalık, tek tek kişileri daha kötü yapmaz; ama her birine sessiz kalmak için hazır bir gerekçe verir.
İkinci adım: Çoğulcu cehalet
Sorumluluğun dağılması, ne olduğunu anladığımız durumları açıklar. Peki ya durum belirsizse? Toplantıdaki yönetici yalnızca sert mi davranıyor, yoksa açıkça zorbalık mı yapıyor? Böyle anlarda insanlar ne düşüneceklerine karar vermek için birbirlerinin yüzüne bakar. Herkes sakin görünmeye çalıştığı için herkes ötekinin sakinliğini bir bilgi gibi okur: "Kimse rahatsız görünmüyor, demek ki bu kadarı normal."
Sosyal psikolojide buna çoğulcu cehalet (pluralistic ignorance) denir: Grubun çoğunluğu bir şeyi içten içe onaylamadığı halde, herkes diğerlerinin onayladığını sanır. Deborah Prentice ve Dale Miller'ın 1993'te yayımlanan dört çalışması bunun gündelik bir örneğini gösterdi. Üniversite öğrencileri, kampüsteki içki alışkanlıklarından ortalama bir öğrencinin kendilerinden daha memnun olduğunu düşünüyordu; oysa bu rahatsızlık yaygındı. Bir çalışmada erkek öğrencilerin tutumları dönem boyunca, yanlışlıkla norm sandıkları şeye doğru kaydı. Bir başkasında öğrencilerin kendilerini aykırı sanma derecesi, kampüse yabancılaşmanın çeşitli ölçüleriyle ilişkili çıktı; üstelik bu aykırılık gerçekte yoktu (Prentice ve Miller, 1993).
Bu bulgunun sessizlik tartışması için anlamı derindir: Susan her kişi, ötekilerin susmasını onay sanarak kendi sessizliğini sürdürebilir. Sessizlik böylece kendini besleyen bir döngüye dönüşür. Herkes rahatsızdır, ama herkes yalnız olduğunu sanır.
Üçüncü adım: Suskunluk sarmalı
Alman kamuoyu araştırmacısı Elisabeth Noelle-Neumann, 1974'te bu döngüyü toplum ölçeğinde tarif etti. Ona göre insanlar, çevrelerindeki görüş ikliminin hangi yöne estiğini sürekli tartar. Kendi görüşlerinin azınlıkta kaldığını düşündüklerinde dışlanma korkusuyla susmaya eğilim gösterirler; çoğunlukta olduklarını düşünenler ise daha rahat konuşur. Konuşanlar daha görünür olduğu için baskın görüş olduğundan güçlü, susan görüş olduğundan zayıf görünür ve bu bir sonraki turda daha fazla insanı susturur. Noelle-Neumann kamuoyunu, yaptırım korkusu olmadan açıkça dile getirilebilen görüş olarak tanımlıyordu (Noelle-Neumann, 1974).
Sosyal medyanın bu sarmalı kırmasını bekleyenler için Pew Araştırma Merkezi'nin 2014'te yayımladığı rapor düşündürücüydü. 2013'te 1.801 yetişkinle yapılan ankette konu, ABD'de o sırada tartışılan devlet gözetimi programlarıydı. Katılımcıların yüzde 86'sı konu yüz yüze bir ortamda açılırsa sohbete katılmaya istekli olduğunu söylerken, Facebook ve Twitter kullanıcılarının yalnızca yüzde 42'si bu konuda paylaşım yapmaya istekliydi. Yüz yüze konuşmak istemeyenler, sosyal medyayı da neredeyse hiç alternatif bir alan olarak görmüyordu. Takipçilerinin kendileriyle aynı fikirde olmadığını düşünenler, hem çevrimiçi hem yüz yüze ortamlarda görüşlerini söylemeye daha az istekliydi; rapor bu ilişkinin nedenselliği kesin olarak göstermediğini de not ediyordu (Pew Research Center, 2014). Daha çok ses çıkaran bir çağ, kendiliğinden daha az susulan bir çağ değildir.
Dördüncü adım: Korku ve bedel
Bütün bu mekanizmaların altında en yalın neden yatar: Konuşmanın bedeli gerçektir. "Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar" sözü, kuşakların biriktirdiği bir gözlemin özeti gibidir. İşini, arkadaşlarını ya da güvenliğini kaybetme ihtimali olan biri için susmak irrasyonel değil, çoğu zaman hesaplı bir seçimdir. Bu yüzden "İnsanlar neden susar?" sorusunun dürüst cevabı "Kötü oldukları için" değil, çoğu zaman "Konuşmak pahalı, sorumluluk da paylaşılmış göründüğü için"dir.
Bu tespit susmayı mazur göstermek için değil, nereye müdahale edilebileceğini görmek için önemlidir. Sorumluluk dağıldığı için susuyorsak sorumluluğu üstlenecek birinin belirmesi, çoğulcu cehalet yüzünden susuyorsak rahatsızlığı ilk dile getiren kişi, bedel yüzünden susuyorsak bedeli paylaşacak başkaları sessizliği kırabilir. Sessizliğin nedenleri farklıysa, onu bozan şeyler de farklıdır.
Otuz Sekiz Tanık Efsanesi: Bir Vakanın Anatomisi
Seyirci etkisinin en bilinen hikâyesi, 13 Mart 1964'te New York'un Queens bölgesinde öldürülen Kitty Genovese'nin hikâyesidir. Yaygın anlatıya göre 38 komşu saldırıyı pencerelerinden izlemiş, kimse yardım etmemişti. Gazete haberlerine dayanan bu anlatı kentsel yabancılaşmanın sembolü oldu, psikoloji ders kitaplarına girdi ve seyirci araştırmalarının çıkış noktalarından biri sayıldı.
Rachel Manning, Mark Levine ve Alan Collins 2007'de dava kayıtlarını ve dönemin belgelerini yeniden inceleyerek bu anlatının büyük ölçüde desteklenmediğini gösterdi. 38 kişinin cinayete tanık olduğuna, tanıkların saldırının kendisini gördüğüne ya da hepsinin hareketsiz kaldığına dair kanıt yoktu. Dönemin savcılık yetkililerinden birinin aktarımına göre davada kullanılabilecek görgü tanığı yarım düzine kadardı. Komşulardan biri saldırgana bağırmış, saldırgan ilk saldırıyı yarıda bırakmıştı; ölümcül saldırı ise tanıkların göremeyeceği bir bina içinde gerçekleşmişti (Manning, Levine ve Collins, 2007; Jarrett, 2007). Yazarlar bu hikâyeyi bilinçli olarak bir mesel diye adlandırır: Doğruluğu için değil, taşıdığı ahlaki mesaj için anlatılan bir öykü.
Bu düzeltmenin de bir sınırı var. Darley ve Latané'nin deneyleri Genovese hikâyesine değil kendi verilerine dayanıyordu ve seyirci etkisi sonraki onlarca yılda birçok kez gözlendi (Fischer ve ark., 2011). Efsanenin çökmesi seyirci etkisini ortadan kaldırmaz; ama "insanlar başkasının acısına kayıtsızdır" genellemesini ciddi biçimde zayıflatır.
Laboratuvardan sokağa: Ne zaman müdahale ederiz?
Peter Fischer ve arkadaşlarının 2011'de yayımlanan meta-analizi, 1960'lardan 2010'a uzanan seyirci araştırmalarını bir araya getirdi: 105 bağımsız etki büyüklüğü ve 7.700'ü aşkın katılımcı. Başkalarının varlığı yardım etme olasılığını genel olarak düşürüyordu; ancak bu etki durum tehlikeli algılandığında, ortada bir fail bulunduğunda ve müdahalenin bedeli fiziksel olduğunda belirgin biçimde zayıflıyordu. Yazarlara göre tehlikeli acil durumlar daha hızlı ve net biçimde gerçek bir acil durum olarak tanınıyor, bu da daha güçlü bir uyarılmaya ve daha fazla yardıma yol açıyordu. Üstelik öteki seyirciler, müdahale edecek kişi için fiziksel bir destek kaynağı da olabiliyordu (Fischer ve ark., 2011).
Bu ilk bakışta paradoks gibi görünür: Tam da haksızlığın en açık olduğu anlarda kalabalığın frenleyici etkisi azalıyor. Ama mantıklıdır. Belirsizlik ortadan kalktığında çoğulcu cehalet zayıflar; yalnız başına bir saldırganın karşısına çıkmak ile başkalarıyla birlikte çıkmak da aynı şey değildir.
Richard Philpot ve arkadaşlarının 2020'de yayımlanan çalışması soruyu laboratuvardan sokağa taşıdı. Araştırmacılar Amsterdam, Cape Town ve Lancaster kent merkezlerindeki güvenlik kameralarına yansıyan 219 gerçek kamusal çatışmayı inceledi. Sonuç, yerleşik anlatının tersiydi: Her on çatışmanın dokuzunda en az bir seyirci, çoğu zaman birkaç seyirci, yardım etmek için bir şey yapmıştı. Müdahale olasılığı, kamusal güvenlik algısı birbirinden çok farklı olan üç ülkede benzerdi ve seyirci sayısı arttıkça birinin müdahale etme olasılığı yükseliyordu (Philpot ve ark., 2020).
İki bulgu nasıl bağdaşır? Burada kritik bir ayrım var: Kalabalık her bir bireyin müdahale olasılığını düşürebilir, ama içinden en az birinin müdahale etme olasılığını yükseltebilir. Darley ve Latané bireye bakıyordu; Philpot ve arkadaşları ise mağdurun sorusunu soruyordu: "Bana biri yardım edecek mi?" Mağdurun bakış açısından cevap, korkulandan daha umut vericiydi.
Bulgunun sınırları da açık. Veriler üç şehrin kent merkezleriyle sınırlıdır; konserler, spor etkinlikleri ya da kampüslerdeki cinsel saldırılar gibi bağlamlara doğrudan genellenemez. "Müdahale" tanımı, yatıştırıcı bir dokunuştan araya girmeye kadar geniş bir davranış yelpazesini kapsar. En önemlisi, çalışma sokakta açıkça görülen fiziksel çatışmalarla ilgilidir; toplantı odasında, okulda ya da kurumlarda yaşanan belirsiz, uzun süreli ve bedeli yüksek haksızlıklar başka bir dinamiğe sahip olabilir.
Yine de bu vakanın sessizlik tartışmasına katkısı önemli: "Herkes susar" inancının kendisi, susmayı besleyen yanlış bir norm olabilir. Prentice ve Miller'ın öğrencilerinde olduğu gibi, sessizlik sandığımızdan daha az yaygın, müdahale ise sandığımızdan daha olağan olabilir.
Yılanın Evrimsel Mantığı: Bedava Binici ve Üçüncü Taraf
"Bana dokunmayan yılan" mantığını ekonomi dilinde en açık biçimde ifade edenlerden biri Mancur Olson'dı. 1965 tarihli The Logic of Collective Action (Kolektif Eylemin Mantığı) kitabında Olson, ortak bir çıkarı paylaşan büyük bir grubun bu çıkar için kendiliğinden harekete geçmeyeceğini savundu. Büyük gruplarda tek bir bireyin katkısı fark edilmeyecek kadar küçüktür; ortak kazanç ise katkı yapsa da yapmasa da herkese ulaşır. Bu durumda rasyonel birey için en kârlı seçenek, başkalarının çabasından yararlanıp kendi payını ödememektir. Bu davranışa bedava binicilik (free riding) denir: Herkesin istediği ortak sonuç, herkesin bir başkasını beklemesi yüzünden gerçekleşmeyebilir (Olson, 1965).
Yılan bu açıdan ortak bir sorundur. Mahalledeki herkes yılandan kurtulmak ister, ama kimse yılanla ilk boğuşan olmak istemez. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın", bireysel olarak akılcı ama toplu olarak zarar doğuran bir hesabın halk dilindeki adıdır. Herkes aynı hesabı yaptığında yılan büyür; "sıra sana da gelir" uyarısı bu hesabın uzun vadeli sonucunu hatırlatır. Yılanın büyümesi elbette bir doğa yasası değil, kolektif eylem sorununun bir benzetmesidir.
Ne var ki insanlar Olson'ın rasyonel bireyi kadar soğukkanlı değildir. Ernst Fehr ve Simon Gächter'in 2002'de Nature dergisinde yayımlanan deneylerinde katılımcılar ortak bir havuza katkı yapıp yapmamaya karar veriyordu. Katkı yapmayanları kendi paralarını harcayarak cezalandırma imkânı verildiğinde birçok katılımcı bunu yaptı; üstelik cezalandırmaktan hiçbir maddi kazanç sağlamadıkları halde. Araştırmacılar buna fedakâr cezalandırma (altruistic punishment) dedi. Cezalandırma mümkün olduğunda işbirliği gelişti, bu imkân kaldırıldığında çöktü. Davranışın arkasındaki yakın mekanizma, bedavacılara yönelik olumsuz duygular gibi görünüyordu (Fehr ve Gächter, 2002).
Daha da çarpıcısı, Fehr ve Urs Fischbacher'in 2004'te yayımlanan çalışmasıydı. Bu kez cezalandırma kararını, normun çiğnenmesinden hiçbir maddi zarar görmeyen üçüncü taraflar veriyordu; kısacası yılanın dokunmadığı kişiler. Bu üçüncü tarafların yaklaşık üçte ikisi, paylaşım normunu çiğneyenleri kendi bedelini ödeyerek cezalandırdı ve ihlal büyüdükçe ceza da arttı. İşbirliği normunun çiğnendiği durumlarda cezalandıranların oranı yüzde 60'a kadar çıkıyordu (Fehr ve Fischbacher, 2004).
Bu bulgu atasözüne iki yönlü bir cevap verir. Birincisi, insanlar kendilerine dokunmayan haksızlığa da bedel ödeyerek tepki verebilir; haksızlığa duyulan öfke "bana ne" hesabını sık sık bozar. İkincisi, aynı çalışma normun ihlalinden doğrudan zarar gören tarafların üçüncü taraflardan çok daha sert cezalandırdığını da gösterdi. Yani atasözü boş değildir: Haksızlık bize dokunduğunda tepkimiz güçlenir; dokunmadığında zayıflar ama kaybolmaz.
Bu deneylerden insan doğasına dair kesin hükümler çıkarmak ise doğru olmaz. Bunlar kuralları belli ekonomik oyunlardır; gerçek hayatta cezalandırmanın bedeli, misilleme riski ve belirsizlik çok daha büyüktür. Fehr ve Gächter de çalışmalarının özetinde, insan işbirliğinin evrimine dair gelecekteki araştırmaların fedakâr cezalandırmayı açıklamaya ağırlık vermesi gerektiğini vurgular. Söyleyebileceğimiz şey daha mütevazıdır: Haksızlık karşısında harekete geçme eğilimi insan psikolojisine yabancı bir dış ahlak değildir; ama kendiliğinden ve her koşulda işleyen bir mekanizma da değildir.
Yapmak ile İzin Vermek: Susmanın Ahlaki Muhasebesi
Psikoloji bize neden sustuğumuzu anlatır; ama susmanın yanlış olup olmadığını söylemez. Burada felsefenin eski bir sorusuna geliyoruz: Bir zararı yapmak ile o zararın olmasına izin vermek arasında ahlaki bir fark var mıdır? Bu soru felsefe literatüründe yapmak ve izin vermek ayrımı (doing and allowing) adıyla tartışılır.
Sezgilerimizin çoğu bir fark olduğunu söyler. Birini suya itip boğmak, boğulmakta olan birini kurtarmamaktan daha kötü görünür. James Rachels'ın 1975'te ortaya koyduğu ünlü örnek bu sezgiyi sınar. Smith küçük kuzenini küvette boğar. Jones da kuzenini boğmayı planlamaktadır; ama banyoya girdiğinde çocuğu zaten bilinçsiz halde suyun altında bulur ve kurtarmak yerine bekler. Rachels'a göre iki davranış arasında ahlaki bir fark görmek zordur; öyleyse öldürmek ile ölüme izin vermek arasındaki fark tek başına belirleyici olamaz (Unruh, Woollard ve Howard-Snyder, 2025).
Ayrımı savunanlar da güçlü cevaplar verir. Philippa Foot ve Warren Quinn'e göre fark iki tür hak arasındaki farktan doğar: Kişinin kendisine zarar verilmemesi hakkı, kendisine yardım edilmesi hakkından daha güçlüdür; bu yüzden zarar vermeyi haklı çıkarmak, yardım etmemeyi haklı çıkarmaktan çok daha zordur. Ama Quinn'in de vurguladığı gibi, haklı çıkarılması daha kolay olan bir davranış, haklı çıkarılamadığında daha hafif olmak zorunda değildir: Haksız bir izin verme, haksız bir yapma kadar kötü olabilir. Jonathan Bennett ise meseleyi tek cümlede düğümler: "Önleyebilirdim ama önlemedim" demek, "Bununla hiçbir ilgim yoktu" demeye benzemez (Unruh, Woollard ve Howard-Snyder, 2025).
Bu tartışma susma sorusuna doğrudan uygulanır. Sessiz kalan kişi çoğu zaman zararı yapmaz, ona izin verir. Ayrımı savunanlar bile izin vermenin ahlaki olarak boş bir alan olmadığını, yalnızca haklı çıkarılma koşullarının farklı olduğunu kabul eder. Mesele "Sustum, öyleyse sorumlu değilim" değil, "Sustum; bu sessizliği haklı çıkaracak bir gerekçem var mı?" sorusudur.
John Stuart Mill bu soruyu 1 Şubat 1867'de St Andrews Üniversitesi'ndeki rektörlük açılış konuşmasında öğrencilerine yöneltmişti. Mill'e göre hiç kimse, işe karışmadığı ve görüş oluşturmadığı için zarar vermediği yanılsamasıyla vicdanını yatıştırmamalıydı. Kötü insanların amaçlarına ulaşmak için iyi insanların seyirci kalıp hiçbir şey yapmamasından fazlasına ihtiyacı yoktu. Mill bunu ulusların birbirine karşı davranışı bağlamında söylüyordu ve vardığı sonuç açıktı: Konu üzerine kafa yorma zahmetine katlanmadığı için, kendi adına ve sağlamaya yardım ettiği araçlarla yapılan bir haksızlığa itiraz etmeden izin veren kişi iyi bir insan sayılamaz (Mill, 1867/1984).
Jaspers'in dört suçu
Karl Jaspers, İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından, 1945-46 kış döneminde Heidelberg'de Almanların suçluluğu üzerine dersler verdi ve bu dersleri 1946'da Die Schuldfrage (Suçluluk Sorunu) adıyla yayımladı. Jaspers bütün bir halka toptan suç yüklemekle her şeyi inkâr etmek arasında bir yol aradı ve dört tür suçu birbirinden ayırdı. Cezai suç açık suç eylemlerini kapsar ve mahkemelerin konusudur. Siyasi suç yurttaşların, devletlerinin eylemleri ve rejime boyun eğişleri nedeniyle taşıdığı sorumluluktur. Ahlaki suç kişinin kendi vicdanı önündeki hesabıdır. Metafizik suç ise en evrensel olanıdır: İnsanlar arasındaki dayanışmanın kırılmasından, başkaları yok edilirken hayatta kalmayı seçmiş olmaktan doğan bir suçluluk (Jaspers, 1946/2000).
Jaspers'in ayrımı susma sorusunu inceltir. Susan biri çoğu zaman cezai olarak suçlu değildir. Ama siyasi, ahlaki ve metafizik düzeylerde sessizlik ağırlık taşıyabilir: bir yurttaş olarak, bir vicdan sahibi olarak ve bir insan olarak. Jaspers'in yaklaşımının değeri, suçu tek bir kefeye koymamasıdır. "Susmak suçtur" demek cezai suç ile ahlaki suçu karıştırma riski taşır; "Susmak suç değildir" demek ise ahlaki ve metafizik düzeyi görmezden gelir.
Sıradan kötülük, pasif seyirci
Hannah Arendt, 1961'de Kudüs'te yargılanan Nazi yetkilisi Adolf Eichmann'ın davasını izledikten sonra yazdığı kitapta Eichmann'ı şeytani bir canavar olarak değil, sıradan ve düşünmeyen bir bürokrat olarak tasvir etti. Arendt'in "kötülüğün sıradanlığı" kavramı, kötülüğün kaynağını derin bir kötü niyetten çok düşünce yoksunluğunda arar (Arendt, 1963/2009). Kitap esas olarak bir failin portresidir ve onu doğrudan seyircilere uygulamak dikkat ister. Yine de açtığı soru seyirciler için de geçerlidir: Büyük kötülükler yalnızca kötü niyetle değil, "Sadece işimi yapıyordum" diyen sayısız sıradan katılım ve sessizlikle de mümkün olur.
Soykırım ve toplu şiddet üzerine çalışan sosyal psikolog Ervin Staub bu bağlantıyı açıkça kurdu. Staub 1989 tarihli The Roots of Evil (Kötülüğün Kökleri) kitabında soykırım ve toplu şiddeti, faillerin ve seyircilerin adım adım ilerlediği bir yıkım süreci olarak inceledi. Ona göre seyirciler olaylar karşısında değişmeden kalmaz: Başkalarının acısı karşısındaki pasiflikleri, onları mağdurlara yapılan zulmü kabullenmeye götürür; bazıları zamanla faillere katılır (Staub, 1989; Staub, 2002). Staub'un çalışmalarında öne çıkan bir başka fikir de pasif seyirciliğin faillerin eylemlerini onaylar gibi işlediği, aktif seyircilerin ise şiddetin gidişatını değiştirebilecek bir güç taşıdığıdır (Staub, 2002; Staub, 2012).
Tarihten Bugüne: Sözler, Sahneler ve Yanlış Atıflar
Sessizlik üzerine söylenmiş sözler başlı başına küçük bir tarih oluşturur. Bu tarihin ilginç yanı, en çok alıntılanan cümlelerin bir kısmının sanıldığı kişilere ait olmamasıdır. Bu yanlış atıflar önemsiz ayrıntılar değildir; bir fikrin elden ele geçtikçe nasıl sloganlaştığını ve bağlamını yitirdiğini gösterir.
Niemöller: Sıranın sana gelmesi
"Sustukça sıra sana da gelir" fikrinin modern çağdaki en bilinen ifadesi, Alman Lüteriyen papaz Martin Niemöller'e (1892–1984) ait sözlerdir. Niemöller'in savaş sonrası konuşmalarından doğan metin, belirli grupların sırayla alınıp götürülmesini ve konuşanın her seferinde "Ben onlardan değildim" diyerek susmasını anlatır; sonunda sıra kendisine geldiğinde onun için sesini yükseltecek kimse kalmamıştır. ABD Holokost Anma Müzesi'nin belirttiğine göre metnin tek bir kesin biçimi yoktur: Niemöller bu konuşmaları çoğunlukla hazırlıksız yaptığı için sayılan gruplar konuşmadan konuşmaya değişmiştir (United States Holocaust Memorial Museum, t.y.).
Niemöller'in sözlerini güçlü kılan, bir dış gözlemcinin değil bir itirafçının sözleri olmalarıdır. Niemöller savaştan sonra Nazizm karşısındaki erken dönem suç ortaklığından ve sonradan yaşadığı dönüşümden açıkça söz etti; konuşmalarının asıl muhatabı, Nazizmin suçları için sorumluluk üstlenmeyen kendi yurttaşlarıydı. Metin bir suçlama değil, bir öz eleştiridir: "Onlar sustu" demez, "Ben sustum" der.
Burke'ün hiç söylemediği söz
"Kötülüğün zaferi için iyi insanların hiçbir şey yapmaması yeterlidir" cümlesi genellikle İrlandalı düşünür Edmund Burke'e atfedilir. Ancak alıntı sözlükleri bu cümlenin Burke'ün yazılarında bulunamadığını kaydeder (Popik, t.y.). Burke'e ait en yakın pasaj, 1770 tarihli Thoughts on the Cause of the Present Discontents adlı risalededir: Kötü insanlar birleştiğinde iyiler de bir araya gelmelidir; yoksa birer birer, kimsenin acımadığı kurbanlar olarak düşerler. Pasajın bağlamı ahlaki bir öğütten çok siyasidir: Burke, aynı ilkeleri paylaşanların siyasi partiler halinde örgütlenmesi gerektiğini savunuyordu (Porter, t.y.).
İlginç olan, Burke'ün gerçek cümlesinin "sıra sana da gelir" uyarısına popüler sahte alıntıdan daha yakın olmasıdır. Burke'ün uyarısı tek tek düşmekle ilgilidir: Bir araya gelmeyen iyiler birer birer tasfiye edilir. Bu, Niemöller'in sahnesini neredeyse iki yüzyıl önceden çağrıştıran bir siyasi gözlemdir. Popüler cümleye anlamca en yakın metin ise yukarıda andığımız Mill konuşmasıdır.
Dante'nin kararsızları
Benzer bir kayma Dante için de yaşandı. "Cehennemin en sıcak yerleri, ahlaki bir kriz anında tarafsızlığını koruyanlara ayrılmıştır" cümlesi John F. Kennedy'nin en sevdiği alıntılardan biriydi ve Dante'ye atfedilirdi. John F. Kennedy Başkanlık Kütüphanesi, bu sözün Dante'nin eserinde yer almadığını, Kennedy'nin alıntısının Cehennem'in bir yorumuna dayandığını belirtir (John F. Kennedy Presidential Library and Museum, t.y.).
Dante'nin gerçek sahnesi ise belki daha çarpıcıdır. İlahi Komedya'nın Cehennem bölümünün üçüncü kantosunda Dante ile Vergilius, cehennemin kapısından geçer geçmez kalabalık bir ruh topluluğuyla karşılaşır. Bunlar hayattayken büyük ahlaki seçimler karşısında hiçbir tarafı seçmemiş olanlardır. Vergilius'un açıklamasına göre cennet onları güzelliği bozulmasın diye dışarı atmış, derin cehennem de onları kabul etmemiştir. Ne lekeyle ne övgüyle yaşamış bu ruhlar sonsuza dek bir sancağın ardından koşar, eşek arıları ve at sinekleri tarafından sokulurlar. Dante onları cehennemin en sıcak köşesine değil, cehennemin bile istemediği bir eşiğe yerleştirir. Cezaları ateş değil, önemsizlik ve unutulmuşluktur.
Wiesel, Tutu, King: Tarafsızlık üzerine üç ses
Elie Wiesel, 10 Aralık 1986'da Oslo'da Nobel Barış Ödülü'nü alırken yaptığı konuşmada, dünyanın olup biteni bildiği halde sustuğunu hatırlattı ve unutmanın bile insanı suç ortağı yapacağını söyledi. Konuşmanın en çok alıntılanan bölümünde Wiesel, taraf tutmamız gerektiğini, tarafsızlığın mağdura değil zalime yaradığını ve bazen müdahale etmek gerektiğini vurguladı. Nobel Vakfı, kürsüde yapılan konuşmanın yazılı metinden bazı farklılıklar taşıdığını not eder (Wiesel, 1986).
Desmond Tutu'ya atfedilen söz de benzer bir mantık taşır: Haksızlık karşısında tarafsız kalan, ezenin tarafını seçmiş olur; bir fil ayağını bir farenin kuyruğuna basmışken tarafsız olduğunuzu söylerseniz, fare tarafsızlığınızı takdir etmeyecektir. Bu söz, Tutu'nun kendi yazılarından değil, Robert McAfee Brown'ın 1984 tarihli Unexpected News kitabındaki aktarımdan bilinir (Wikiquote, t.y.). Güçlü bir atıftır, ama ikinci el bir kayda dayanır.
Martin Luther King'e atfedilen "Sonunda düşmanlarımızın sözlerini değil, dostlarımızın sessizliğini hatırlayacağız" cümlesi için ise doğrulanabilir bir birincil kaynak gösterilemiyor; alıntıların kaynağını izleyen derleyiciler bu söz için güvenilir bir kayda ulaşamadıklarını belirtiyor (WIST, t.y.). King'in sessizlik üzerine söyledikleri için çok daha sağlam bir metin var: 16 Nisan 1963 tarihli "Birmingham Hapishanesinden Mektup". King bu mektupta, özgürlük mücadelesinin önündeki en büyük engelin açık ırkçılar değil, adaletten çok düzene bağlı olan ve adaletin varlığı demek olan olumlu barış yerine gerginliğin yokluğu demek olan olumsuz barışı tercih eden "ılımlı beyaz" olduğu sonucuna neredeyse vardığını yazar. Aynı mektupta, bu kuşağın yalnızca kötü insanların nefret dolu söz ve eylemleri için değil, iyi insanların korkunç sessizliği için de tövbe etmesi gerekeceğini söyler (King, 1963).
King'in eleştirisi, sessizliğin belki de en ince biçimini yakalar: Haksızlığa karşı olduğunu söyleyen, ama düzen bozulmasın diye itirazın her somut biçimini "zamansız" bulan sessizlik. Bu, kayıtsızlığın değil, rahatını korumak isteyen bir onayın sessizliğidir.
"Dilsiz şeytan" ve basamaklı ödev
Türkçede sessizliğe dair en sert hüküm "Hak karşısında susan dilsiz şeytandır" sözüdür; çoğu zaman "haksızlık karşısında susan" biçiminde söylenir ve yaygın olarak bir hadis sanılır. Oysa bu sözün Hz. Peygamber'e ait olduğuna dair bir kayda ulaşılamadığı belirtilir; söz, Kuşeyrî'nin Risâle'sinde hocası Ebû Ali ed-Dekkâk'tan duyulmuş bir söz olarak aktarılır (Sorularla İslamiyet, t.y.-a).
Hadis literatüründe konuyla doğrudan ilgili metin başkadır. Müslim'in Sahih'inde (Îmân, 78) yer alan hadise göre bir kötülük gören kişi onu eliyle değiştirmeli; buna gücü yetmezse diliyle, ona da gücü yetmezse kalbiyle karşı çıkmalıdır ve bu sonuncusu imanın en zayıf derecesidir (Sorularla İslamiyet, t.y.-b). Bu hadis, yazımızın sorusu açısından dikkat çekici bir yapı taşır: Ödevi kişinin gücüne göre basamaklandırır, ama hiçbir basamakta ödevi tümüyle ortadan kaldırmaz. En zayıf basamak bile bir iç tavırdır; kayıtsızlık bu basamaklar arasında yer almaz.
Güçlü İtiraz: Her Sessizlik Suç Ortaklığı mıdır?
Buraya kadar söylenenler, susmanın hiçbir zaman masum olmadığı sonucuna doğru akıyor gibi görünebilir. Ama bu sonuca karşı ciddiye alınması gereken güçlü bir itiraz var. İtirazın en güçlü biçimi şudur: "Susmak taraf tutmaktır" ilkesi mutlak bir kural olarak uygulandığında, insanlardan ödeyemeyecekleri bedelleri talep eder ve sessizliğin meşru nedenlerini görünmez kılar.
Toplantı odasındaki ikilem, iki gerçek değerin çatışmasıdır: Bir yanda kişinin kendi geçimini ve güvenliğini koruma hakkı, öte yanda bir başkasının onurunu koruma sorumluluğu. Bu çatışmayı yalnızca ikinci değerin dilinden okumak, birincisini yok saymak olur.
Kahramanlık zorunlu değildir
Ahlak felsefesinde süpererogasyon, yani ödevin ötesindeki eylem kavramı tam olarak bu sorunla ilgilenir. J. O. Urmson'ın 1958 tarihli "Saints and Heroes" (Azizler ve Kahramanlar) makalesiyle başlayan çağdaş tartışmaya göre bazı eylemler övgüye değerdir ama zorunlu değildir. Urmson'ın örneği, başkalarının hayatını kurtarmak için patlamak üzere olan bir el bombasının üzerine atlamaktır; bunu yapmayan kişi kınanmaz. John Rawls da ödevin ötesindeki eylemlerin, kişiye getirdikleri kayıp ya da risk olmasa normalde zorunlu olacağını söyler (Heyd, 2024).
Bu çerçeveye göre zulüm karşısında sesini yükseltmek bazı durumlarda kahramanlıktır ve kahramanlık herkesten talep edilemez. İşini kaybetme, hapse girme ya da şiddete uğrama riski taşıyan biri için susmak ahlaki bir çöküş değil, insani bir sınır olabilir. "Yapabilirsen yap" ile "Yapmazsan suçlusun" arasındaki fark, ahlakın insanın gücüyle ölçülmesi gerektiği ilkesine dayanır.
Bu noktada Müslim'in hadisi ile süpererogasyon tartışması beklenmedik biçimde buluşur. İslam geleneğindeki yorumlarda, bir kötülüğü eliyle değiştirmeye kalkışmak kişinin ya da başkasının ölümü gibi daha büyük bir fitneye yol açacaksa, dille uyarmanın ve nasihatin yeterli görülmesi gerektiği belirtilir (Sorularla İslamiyet, t.y.-b). İki farklı gelenek de ödevi kişinin gücüne ve eylemin doğuracağı bedele göre ölçer.
Kimin ödevi?
Felsefeci Dale Dorsey'nin tartıştığı bir örnek, sorumluluğun dağılmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Kalabalık bir istasyonda güçsüz bir kadın yürüyen merdivende valiziyle boğuşmaktadır. Kadının kalabalıktan birinin yardımına hakkı olabilir; ama bu yükümlülük tam olarak kime düşer? Dorsey'ye göre sonunda durup yardım eden kişi, bu tür durumlara karşı özel bir dikkat ve duyarlılık geliştirmiş biridir; insanların çoğunda bulunmayan bu eğilim, onun davranışını ödevin ötesine taşır (Heyd, 2024). Kolektif bir ödev hiçbir bireye tam olarak yüklenemediğinde, tek tek sessizleri suçlamak gerçekten zorlaşır.
Ama aynı örnek ters yönde de okunabilir: Ödev kimsenin değilse, kadın yardımsız kalabilir. Bireysel kusuru belirlemek zor olduğunda bile, sonuç gerçek bir zarar olarak ortada durur.
Bilmeden konuşmak, gösteri için konuşmak
İtirazın bir başka boyutu, konuşmanın da zarar verebileceğidir. Yanlış kişiyi suçlamak, iyi bilinmeyen bir durumda hüküm vermek ya da mağdurun istemediği bir müdahalede bulunmak, iyi niyetli olsa bile yeni haksızlıklar doğurabilir. Bilmediği bir konuda hüküm vermemeyi seçmek, kayıtsızlıktan farklı, entelektüel bir dürüstlük biçimidir.
Günümüzde bu itiraz özel bir önem kazanıyor. Sosyal medyada bir olay gündeme geldiğinde kısa sürede "Neden susuyorsun?" baskısı oluşabiliyor. Bu baskı susmayı otomatik olarak suç ortaklığı sayar ve konuşmayı bir sadakat sınavına dönüştürür. Felsefeciler Justin Tosi ve Brandon Warmke, kamusal ahlaki söylemin kişinin kendi ahlaki itibarını parlatmak için kullanılmasını ahlaki gösteriş (moral grandstanding) olarak tanımlar. Ahlaki konuşma, mağdura yardım etmekten çok konuşanın itibarına hizmet edebilir. Onlara göre bu davranış genellikle ahlaken kötüdür ve kamusal ahlaki konuşmaya karşı sağlıksız bir sinizm doğurabilir (Tosi ve Warmke, 2016).
Ampirik bir bulgu da konuşmanın görünürlüğü ile gerçek yardım arasındaki ilişkiyi sorgular. Kirk Kristofferson ve arkadaşlarının 2014'te yayımlanan deneylerinde katılımcılar önce bir amaca sembolik bir destek verdi: bir rozet takmak, bir dilekçe imzalamak ya da bir gruba katılmak gibi. Sembolik destek başkalarının görebileceği biçimde verildiğinde, sonraki daha anlamlı yardımı artırmadı; özel olarak verildiğinde ise artırdı. Araştırmacılar bunu iki ayrı güdüyle açıklar: başkalarına olumlu bir imaj sunma isteği ve kendi değerleriyle tutarlı olma isteği. Kamusal jest birinci güdüyü tatmin ettiğinde, daha fazlasını yapma isteği azalabiliyordu (Kristofferson, White ve Peloza, 2014).
Bu bulgular "Konuşmak boştur" demiyor. Ama sessizliği kınayan sesin her zaman mağdura yardım olmadığını, bazen konuşanın kendi imajına yardım olabileceğini hatırlatıyor. Herkesten her konuda kamusal bir tavır bekleyen bir ortam, suskunluk sarmalının tersine dönmüş bir biçimini üretebilir: İnsanlar bu kez dışlanmamak için susmaz, dışlanmamak için konuşur. İki durumda da belirleyici olan vicdandan çok sosyal baskıdır.
İtirazın sınırı
İtiraz güçlüdür, ama neyi kanıtladığına dikkat etmek gerekir. İtiraz, bazı sessizliklerin mazur görülebileceğini gösterir; sessizliğin bir etkisi olmadığını göstermez. Hakkında hiçbir şey bilmediğimiz bir olay hakkında hüküm vermemek ile çok iyi bildiğimiz bir haksızlık karşısında rahatımız bozulmasın diye susmak aynı şey değildir. Hayatını riske atmamak ile birkaç dakikalık bir mahcubiyeti göze almamak da aynı şey değildir.
Burada iki soruyu ayırmak işe yarar. Birincisi etki sorusudur: Sessizliğim olan biteni nasıl etkiliyor? İkincisi kusur sorusudur: Bu sessizlik için beni ne ölçüde suçlamak gerekir? İtiraz ikinci soruda çok şey söyler, ama birinci sorunun cevabını değiştirmez. Mağdur için sessizliğin nedeni, sessizliğin sonucunu değiştirmez. Toplantı odasında aşağılanan genç çalışan, on kişinin neden sustuğunu bilmez; yalnızca kimsenin konuşmadığını bilir.
Sonuç: Tarafsızlık Bir Yer Değil, Bir Tercih
Başlıktaki soruya dönelim: Zulme ve haksızlığa karşı susmak taraf tutmak mıdır? Bu yazıda topladığımız malzeme iki kolay cevabın da yetersiz kaldığını gösteriyor. "Evet, her sessizlik suç ortaklığıdır" demek, kahramanlığı herkesten talep etmek, korkuyu ve bilgisizliği görmezden gelmek, konuşmayı bir sadakat gösterisine dönüştürmek demektir. "Hayır, susmak yalnızca hiçbir şey yapmamaktır" demek ise sessizliğin bir işaret olarak okunduğunu, çoğulcu cehaleti beslediğini ve failin önünü açabildiğini görmezden gelmek demektir.
Daha savunulabilir bir sentez şöyle kurulabilir: Güç dengesinin eşit olmadığı bir durumda tarafsızlık nötr bir konum değildir, çünkü sessizlik mevcut dengeyi olduğu gibi bırakır. Wiesel'in konuşmasının, Tutu'ya atfedilen sözün ve King'in mektubunun ortak noktası budur. Ama sessizliğin ahlaki ağırlığı her durumda aynı değildir. Susan kişinin ne bildiği, neyi göze alabileceği ve sessizliğinin kime hangi mesajı verdiği bu ağırlığı belirler.
Bu ölçütler gündelik bir dile çevrilebilir. Bir haksızlık karşısında susmak üzereyken kendimize sorabileceğimiz üç soru var:
- Biliyor muyum? Olan biteni yeterince anlıyor muyum, yoksa durumu başkalarının sakinliğinden mi okuyorum?
- Bedel nedir ve kime düşer? Konuşmanın bana maliyeti gerçekten ağır mı, yoksa yalnızca rahatsız edici mi? Susmanın maliyeti kime düşüyor?
- Sessizliğim ne söylüyor? Mağdur, fail ve öteki tanıklar sessizliğimi nasıl okuyacak?
Bu sorular herkese aynı cevabı vermez, vermemeli de. Ama "bana dokunmayan yılan" hesabını görünür kılar. Araştırmalar bir umut payı da bırakıyor: Seyirciler sanıldığı kadar kayıtsız değil ve müdahale çoğu zaman küçük, sıradan biçimlerde ortaya çıkıyor. Toplantı odasında birinin "Bunu böyle konuşmayalım" demesi, toplantıdan sonra aşağılanan çalışana gidip "Gördüm, yanındayım" demesi ya da olayı ilgili bir merciye bildirmesi kahramanlık değildir; ama çoğulcu cehaleti kırabilecek ilk işaret olabilir.
"Sıra sana da gelir" uyarısı bir doğa yasası değildir; sessizliğin bedelinin her zaman susana döneceğinin bir garantisi yok. Ama Burke'ün iki buçuk yüzyıl önce gözlemlediği gibi, birbirini yalnız bırakan insanlar tek tek düşmeye daha açıktır. Bu yazının önerisi sessizliği yasaklamak değil, onu bir karar olarak görmek. Sessizlik çoğu zaman bir boşluk değil, bir seçimdir; o seçimin ne olacağı ise her seferinde o odada oturan kişiye kalır.
Kaynak ve Kapsam Notu
Yazıdaki yabancı dilde söylenmiş sözler, bir iki kısa ifade dışında, birebir çeviri olarak değil anlamca özetlenerek aktarılmıştır. Arendt, Jaspers, Olson ve Staub'un kitaplarına ilişkin değerlendirmeler, eserlerin tam metinlerine değil yayıncı tanıtımlarına, bölüm özetlerine ve ikincil kaynaklara dayanır; Rachels, Foot, Quinn, Bennett, Urmson, Rawls ve Dorsey'nin görüşleri de Stanford Felsefe Ansiklopedisi'ndeki aktarımlardan alınmıştır. Güvenlik kamerası araştırması üç ülkenin kent merkezlerindeki fiziksel çatışmalarla sınırlıdır ve kurum içi ya da uzun süreli haksızlıklara doğrudan genellenemez.
Kaynakça
Seyirci etkisi ve yardım davranışı
Darley, J. M. ve Latané, B. (1968). Bystander intervention in emergencies: Diffusion of responsibility. Journal of Personality and Social Psychology, 8(4), 377–383. doi:10.1037/h0025589
Fischer, P., Krueger, J. I., Greitemeyer, T., Vogrincic, C., Kastenmüller, A., Frey, D., Heene, M., Wicher, M. ve Kainbacher, M. (2011). The bystander-effect: A meta-analytic review on bystander intervention in dangerous and non-dangerous emergencies. Psychological Bulletin, 137(4), 517–537. doi:10.1037/a0023304
Jarrett, C. (2007, 23 Ekim). The truth behind the story of Kitty Genovese and the bystander effect. BPS Research Digest. Çevrimiçi erişim
Manning, R., Levine, M. ve Collins, A. (2007). The Kitty Genovese murder and the social psychology of helping: The parable of the 38 witnesses. American Psychologist, 62(6), 555–562.
Philpot, R., Liebst, L. S., Levine, M., Bernasco, W. ve Lindegaard, M. R. (2020). Would I be helped? Cross-national CCTV footage shows that intervention is the norm in public conflicts. American Psychologist, 75(1), 66–75. doi:10.1037/amp0000469
Prentice, D. A. ve Miller, D. T. (1993). Pluralistic ignorance and alcohol use on campus: Some consequences of misperceiving the social norm. Journal of Personality and Social Psychology, 64(2), 243–256. doi:10.1037/0022-3514.64.2.243
Kamuoyu, sosyal medya ve ahlaki konuşma
Kristofferson, K., White, K. ve Peloza, J. (2014). The nature of slacktivism: How the social observability of an initial act of token support affects subsequent prosocial action. Journal of Consumer Research, 40(6), 1149–1166. doi:10.1086/674137
Noelle-Neumann, E. (1974). The spiral of silence: A theory of public opinion. Journal of Communication, 24(2), 43–51.
Pew Research Center. (2014, 26 Ağustos). Social media and the "spiral of silence". Çevrimiçi erişim
Tosi, J. ve Warmke, B. (2016). Moral grandstanding. Philosophy & Public Affairs, 44(3), 197–217. doi:10.1111/papa.12075
İşbirliği, cezalandırma ve kolektif eylem
Fehr, E. ve Fischbacher, U. (2004). Third-party punishment and social norms. Evolution and Human Behavior, 25(2), 63–87. doi:10.1016/S1090-5138(04)00005-4
Fehr, E. ve Gächter, S. (2002). Altruistic punishment in humans. Nature, 415(6868), 137–140. doi:10.1038/415137a
Olson, M. (1965). The logic of collective action: Public goods and the theory of groups. Cambridge, MA: Harvard University Press.
Sorumluluk, suç ve kötülük üzerine
Arendt, H. (2009). Kötülüğün sıradanlığı: Adolf Eichmann Kudüs'te (çev. Özge Çelik). İstanbul: Metis Yayınları. (Özgün yayın: 1963)
Heyd, D. (2024). Supererogation. Stanford Encyclopedia of Philosophy. İlk yayın: 4 Kasım 2002; esaslı güncelleme: 4 Mart 2024. Çevrimiçi erişim
Jaspers, K. (2000). The question of German guilt (çev. E. B. Ashton). New York: Fordham University Press. (Özgün yayın: 1946, Die Schuldfrage)
Mill, J. S. (1984). Inaugural address delivered to the University of St. Andrews. J. M. Robson (ed.), The Collected Works of John Stuart Mill, Vol. XXI: Essays on Equality, Law, and Education içinde. Toronto: University of Toronto Press. (Konuşmanın tarihi: 1 Şubat 1867)
Staub, E. (1989). The roots of evil: The origins of genocide and other group violence. Cambridge: Cambridge University Press.
Staub, E. (2002). The psychology of bystanders, perpetrators, and heroic helpers. L. S. Newman ve R. Erber (ed.), Understanding Genocide: The Social Psychology of the Holocaust içinde (s. 11–42). New York: Oxford University Press.
Staub, E. (2012, 5 Kasım). Passivity of bystanders in genocide and mass killing and generating active bystandership [Konferans]. College of the Holy Cross, McFarland Center. Çevrimiçi erişim
Unruh, C., Woollard, F. ve Howard-Snyder, F. (2025). Doing vs. allowing harm. Stanford Encyclopedia of Philosophy. İlk yayın: 14 Mayıs 2002; esaslı güncelleme: 8 Temmuz 2025. Çevrimiçi erişim
Tarihî metinler ve atıfların izi
John F. Kennedy Presidential Library and Museum. (t.y.). John F. Kennedy's favorite quotations: Dante's Inferno. Çevrimiçi erişim
King, M. L., Jr. (1963, 16 Nisan). Letter from Birmingham Jail. Yayın geçmişi için bkz. Martin Luther King, Jr. Research and Education Institute, Stanford University. Çevrimiçi erişim
Popik, B. (t.y.). "All that is necessary for the triumph of evil is that good men do nothing". Çevrimiçi erişim
Porter, M. (t.y.). Four principles of quotation. Çevrimiçi erişim
United States Holocaust Memorial Museum. (t.y.). Martin Niemöller: "First they came for the Socialists..." Holocaust Encyclopedia. Çevrimiçi erişim
Wiesel, E. (1986, 10 Aralık). Acceptance speech [Nobel Barış Ödülü kabul konuşması]. NobelPrize.org. Çevrimiçi erişim
Wikiquote. (t.y.). Desmond Tutu. Çevrimiçi erişim
WIST. (t.y.). Martin Luther King, Jr.: "In the end, we will remember not the words of our enemies…" WIST Quotations. Çevrimiçi erişim
İslam geleneği
Sorularla İslamiyet. (t.y.-a). "Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır" sözü hadis midir? Çevrimiçi erişim
Sorularla İslamiyet. (t.y.-b). Kim bir kötülük görürse... hadisini nasıl anlamalıyız? Çevrimiçi erişim


