Bir tanıdığın adını o an hatırlayamamak, anahtarı nereye koyduğunu bilmemek ya da dün okuduğun bir makalenin yarısını bugün unutmuş olmak çoğumuzu rahatsız eder. Bu anlarda hafızayı bir bilgisayarın sabit diski gibi düşünürüz: Bilgi kaydedilmiştir ve kaybolduysa bir şeyler bozulmuştur. Oysa hafıza araştırmaları uzun süredir başka bir soruyu da soruyor: Ya unutmak, hafızanın bozulması değil de onun işleyişinin bir parçasıysa? Ya her şeyi hatırlayan bir zihin daha iyi değil, daha kötü düşünüyorsa?
Bu soru, son yıllarda nörobilimden psikolojiye uzanan geniş bir tartışmanın merkezinde duruyor. Bir tarafta unutmayı, beynin değişen bir dünyada doğru kararlar verebilmesi için eski ve gereksiz bilgiyi ayıklayan düzenli bir mekanizma olarak görenler var. Öbür tarafta unutmanın büyük kısmının hâlâ bir kayıp olduğunu, işlevsel görünen yanlarının ise başka yeteneklerin yan ürünü olabileceğini hatırlatanlar. Bu yazının vardığı yanıt şu: Unutmak, beynin bir hatası olarak görülemeyecek kadar düzenli ve işlevseldir; ama tek başına "en büyük yetenek" de değildir. Asıl yetenek, neyin tutulup neyin bırakılacağını ayarlayan dengedir.
Bu yanıta ulaşmak için önce hafızanın ne işe yaradığına, sonra hiç unutmayan zihinlerin neye benzediğine bakacağız. Ardından beynin nasıl unuttuğunu, unutulan bilginin gerçekten silinip silinmediğini ve dijital çağda bu tartışmanın neden yeniden alevlendiğini ele alacağız.
Hafıza Bir Arşiv Değil, Bir Karar Aracıdır
Hafızayı arşiv gibi düşünmek doğaldır, çünkü günlük dilimiz de böyle konuşur: Bilgiyi "depolarız", "kaydederiz", "geri çağırırız". Nörobilimciler Blake Richards ve Paul Frankland (2017) bu benzetmeye itiraz eder. Onlara göre hafızanın amacı bilgiyi zaman içinde olabildiğince eksiksiz taşımak değil, karar vermeyi iyileştirmektir. Bu bakışla bir anı, geçmişin birebir kopyası değil, geçmişten çıkarılmış sadeleştirilmiş bir modeldir. Bir modelin değeri de her ayrıntıyı içermesinde değil, geleceği tahmin etmeye ne kadar yardım ettiğindedir.
Bu fikir yeni değildir. Psikolojide unutmanın en bilinen erken ölçümlerinden birini 19. yüzyılın sonunda Hermann Ebbinghaus yaptı: Anlamsız hece listeleri ezberledi, belli aralıklarla yeniden öğrendi ve ne kadar zaman kazandığını ölçtü. Murre ve Dros (2015) bu çalışmayı 20 dakikadan 31 güne uzanan aralıklarla yeniden yaptı ve Ebbinghaus'unkine benzer bir unutma eğrisi buldu: Unutma en çok öğrenmenin hemen ardından gerçekleşir, sonra giderek yavaşlar. İlginç bir ayrıntı olarak, 24 saatlik noktada beklenenden daha yüksek bir tutma görüldü; yazarlar bunun uykuyla ilgili olabileceğini, ama bu bağlantının henüz bu tür deneylerle kurulmadığını belirtir.
Unutmanın neden böyle bir eğri izlediğine dair etkili bir açıklama, psikolog Daniel Schacter'ın (1999) aktardığı "rasyonel analiz" yaklaşımından gelir. Anderson ve Schooler'ın geliştirdiği bu yaklaşıma göre hafıza, çevrenin istatistiğine uyum sağlar: Yakın zamanda ve sık kullanılan bilginin yeniden gerekme olasılığı daha yüksektir; uzun süre kullanılmayan bilgi ise giderek zayıflar. Gündelik bir örnekle: Bu sabah arabanızı park ettiğiniz yeri hatırlamanız gerekir; üç ay önce aynı otoparkta nereye park ettiğinizi hatırlamanız ise hem gereksizdir hem de yanıltıcıdır. İyi uyum sağlamış bir hafıza, en çok gerekecek olanı en erişilebilir hâlde tutar.
Her unutma aynı unutma değildir
Unutma tartışmasında sık yapılan bir hata, birbirinden çok farklı deneyimleri tek bir başlık altında toplamaktır. Schacter (1999), hafızanın kusurlarını yedi başlıkta sınıflandırır; bunların üçü doğrudan "unutma" diye yaşadığımız şeylerle ilgilidir. Geçicilik, bilginin zamanla daha az erişilebilir hâle gelmesidir. Dalgınlık, dikkatsiz ya da yüzeysel işleme nedeniyle bir şeyin baştan zayıf kaydedilmesi ya da yapılması planlanan bir işin unutulmasıdır. Tıkanma ise saklı olan bir bilgiye geçici olarak ulaşılamamasıdır; bir ismin "dilimizin ucunda" kalması bunun tipik örneğidir. Bu ayrım, girişteki örnekleri farklı bir ışıkta gösterir: Anahtarı nereye koyduğunu bilmemek çoğu zaman bir unutmadan çok, anahtarı bırakırken dikkatin başka yerde olmasıdır. Bir tanıdığın adının o an aklımıza gelmemesi ise bilginin kaybolması değil, ona giden yolun geçici olarak tıkanmasıdır. Bu yazıda unutmanın işlevi tartışılırken asıl kastedilen, birinci türdür: zamanla solma ve bunu düzenleyen süreçler.
Hiç Unutmayan Bir Zihin Nasıl Olurdu?
Unutmanın değerini anlamanın bir yolu, onun yokluğunu düşünmektir. Arjantinli yazar Jorge Luis Borges'in ilk kez 1942'de yayımlanan ve iki yıl sonra Ficciones adlı kitabına giren "Funes el memorioso" öyküsü tam olarak bunu yapar. Öyküde bir binicilik kazasından sonra Ireneo Funes her şeyi bütün ayrıntısıyla algılamaya ve hatırlamaya başlar: Belirli bir andaki bulutların biçimini bile unutmaz. Ancak Funes genel fikirler, kavramlar ve soyutlamalar kuramaz; dünyası sayısız ayrıntıdan oluşur ve uyuyamaz. Bu bir kurgudur, kanıt değildir. Yine de sorduğu soru gerçektir: Her ayrıntıyı tutan bir zihin, ayrıntıların ortak yanını görebilir mi?
Gerçek dünyada bu soruya en yakın veriler, olağanüstü hafızaya sahip kişilerden gelir. Richards ve Frankland (2017), Rus nöropsikolog Aleksandr Luria'nın incelediği, çok geniş bir hafızaya sahip olan ve genelleme yapmakta zorlanan "S." adlı hastadan söz eder. Ama yazarların da vurguladığı gibi bu, insanlardan gelen tek ve anekdot düzeyinde bir vakadır.
Daha sistemli bilgi, 2000'lerde tanımlanan üstün otobiyografik hafıza (İngilizce kısaltmasıyla HSAM) üzerine yapılan çalışmalardan gelir. Parker, Cahill ve McGaugh (2006), "AJ" olarak andıkları bir kadını tanımladı: AJ, kendisine bir tarih verildiğinde o gün ne yaptığını ve haftanın hangi günü olduğunu söyleyebiliyordu. Ancak araştırmacıların aktardığına göre AJ'nin hatırlaması kesintisiz, denetlenemez ve kendiliğindendi; zamanının büyük kısmını kendi geçmişini hatırlayarak geçiriyordu. Yani bu hafıza, sahibine yalnızca bir güç değil, bir yük de getiriyordu.
LePort ve arkadaşları (2012), HSAM'li on bir kişiyle yaptıkları çalışmada bu kişilerin kamusal ve kişisel olayları ve bunların tarihlerini kontrol grubundan çok daha iyi hatırladığını buldu. Ama standart laboratuvar hafıza testlerinin çoğunda performansları yaşıtlarından farklı değildi. Beyin görüntülemesinde bazı yapıların biçim olarak kontrol grubundan farklı olduğu görüldü; bu farkların hatırlamadaki rolü ise ayrıca araştırılması gereken bir sorudur. Olağanüstü olan, genel bir "süper hafıza" değil, kişinin kendi geçmişine dair özel bir hatırlama biçimiydi.
En öğretici bulgu ise Patihis ve arkadaşlarının (2013) çalışmasından geldi. Araştırmacılar, HSAM'li kişilerin sahte anılara karşı bağışık olup olmadığını sınadı. Sonuç beklenenin tersiydi: HSAM'li kişiler de sunulmamış kelimeleri gördüklerini sandılar ve olayların ardından verilen yanlış bilgiyle oluşan sahte anılar kontrol grubundan bile fazlaydı. Yazarlar, kolayca biçim değiştirebilen ve geçmişi yeniden kuran hatırlama mekanizmalarının, yaşanmış olayları hatırlamanın temelinde olabileceği sonucuna vardı. Bunun anlamı şudur: En olağanüstü hatırlayanlar bile geçmişi kaydetmez, yeniden kurar. Hafıza hiçbir zaman bir video kaydı gibi çalışmaz; unutmak da bu yeniden kurmanın doğal bir parçasıdır.
Unutmak Neden İşe Yarar?
Unutmanın yararlı olabileceğini söylemek, her unutmanın yararlı olduğunu söylemek değildir. Ama araştırmacılar, unutmanın belirli koşullarda açık işlevler gördüğünü gösteren üç ana alan üzerinde durur. Psikolog Simon Nørby (2015), bu alanları duyguları düzenleme, bilgi edinme ve bağlama uyum sağlama olarak özetler. Richards ve Frankland (2017) ise nörobiyolojik açıdan iki işlevi öne çıkarır: esneklik ve genelleme.
Eskiyen bilgiyi temizlemek
Dünya değişir: İş yeri taşınır, bir arkadaşın telefon numarası değişir, eskiden güvenli olan bir yol tehlikeli hâle gelir. Eski bilgi güçlü biçimde hafızada kalırsa, yeni bilgiyle yarışır ve hatalara yol açar. Psikolojide buna ileriye ket vurma denir: Eskiden öğrenilenin, yenisinin öğrenilmesini zorlaştırması. Ters yönde de bir tehlike vardır: Yeni öğrenme eskisinin üzerine yazabilir. Richards ve Frankland (2017), yapay sinir ağlarında "yıkıcı ket vurma" adı verilen bu sorunun ve eski bilginin yenisini engellemesinin her öğrenen ağın temel sorunları olduğunu vurgular. Bir hafıza sistemi bu iki tehlike arasında denge kurmak zorundadır.
Richards ve Frankland'ın (2017) derlediği hayvan deneyleri bu noktaya işaret eder. Rac adlı bir molekülün etkinliği nedeniyle daha hızlı unutan meyve sinekleri, koku ile elektrik şoku arasındaki ilişki tersine çevrildiğinde yeni kuralı daha iyi öğrendi. Beyinlerinde daha fazla yeni nöron oluşan fareler de su havuzundaki platformun yeri değiştirildiğinde yeni konumu daha verimli öğrendi. Yazarların aktardığı bir başka çalışmada, yeni nöron üretiminin yol açtığı unutma, eski öğrenmenin yenisini engellemesini azalttı. Bu bulgular, eski bilgiyi zayıflatmanın yeni bilgiye yer açabileceğini düşündürür. Ancak bunlar sinek ve kemirgen çalışmalarıdır; insandaki karşılıkları büyük ölçüde çıkarımdır.
Ayrıntıyı bırakıp özü tutmak
Unutmanın belki de en ilginç işlevi soyutlama ile ilgilidir. Bir çocuk "köpek" kavramını öğrenirken gördüğü her köpeğin rengini, boyunu ve havlayışını ayrı ayrı saklasaydı, yeni bir köpek gördüğünde onu tanımakta zorlanırdı. Kavram, ayrıntıların bir kısmının bırakılmasıyla oluşur. Nørby (2015) de unutmanın bilgi edinmeye, soyutlamaya ve becerilerin otomatikleşmesine katkı sağladığını vurgular.
Richards ve Frankland (2017) bu noktayı makine öğrenmesinden bir kavramla açıklar: aşırı uyum (overfitting). Bir yapay öğrenme sistemi eğitim verisinin her ayrıntısını ezberlerse, o verideki rastlantısal gürültüyü de öğrenir ve yeni durumlarda başarısız olur. Bunu önlemek için kullanılan yöntemlere düzenlileştirme (regularization) denir; bunlar modeldeki bağlantıları zayıflatmak, bazılarını silmek ya da sisteme gürültü eklemek gibi yollarla modeli sadeleştirir. Yazarlar, beyindeki sinaps zayıflaması, sinaps kaybı ve devrelerin yeniden düzenlenmesinin bu yöntemlerin biyolojik karşılıkları olabileceğini öne sürer. Gündelik bir benzetmeyle: Sınava yalnızca soru-cevapları ezberleyerek hazırlanan bir öğrenci, aynı soru farklı biçimde sorulduğunda zorlanır; konunun özünü kavrayan ise ayrıntıları unutsa bile yeni soruyu çözer.
Bu açıklamanın deneysel dayanağı henüz sınırlıdır. Richards ve Frankland'ın aktardığı bir kemirgen çalışmasında, sinapsların zayıflamasını sağlayan bir süreç engellendiğinde korku anısının zamanla genelleşmesi gerçekleşmedi. Bu, unutma ile genelleme arasındaki bağa işaret eder; ama yazarların kendisi de unutmanın hesaplama açısından avantajlarını doğrudan sınayan çalışmaların az olduğunu kabul eder. Bu yüzden unutmanın soyutlamaya hizmet ettiği fikri güçlü bir hipotezdir, kesinleşmiş bir bulgu değildir.
Duyguları düzenlemek
Unutmanın üçüncü işlevi daha tanıdıktır. Nørby (2015), olumsuz anılara erişimin zamanla azalmasının kötü duyguları hafiflettiğini ve iyi oluşa katkı sağladığını vurgular. Bunun tersini Schacter (1999) hafızanın "yedi günahı" arasında süreklilik adıyla tanımlar: İstenmeyen anıların, örneğin travmatik bir olayın, kişinin iradesine rağmen tekrar tekrar zihne gelmesi. Schacter'a göre travmatik anılar üzerine yapılan çalışmalar, unutamamanın bazen unutmaktan bile daha ağır sonuçlar doğurabildiğini gösterir.
Unutma bu alanda yalnızca kendiliğinden gerçekleşmez; kısmen yönlendirilebilir de. Anderson ve Hulbert (2021), beynin ön bölgesindeki prefrontal korteksin, hipokampus gibi hafıza bölgelerindeki etkinliği yukarıdan aşağıya, çoğunlukla bastırarak denetleyebildiğini gösteren araştırmaları derler. Bu denetim belirli anıları unutturabilir ve sağlıklı insanlarda kısa süreli, geniş bir hafıza zayıflamasına bile yol açabilir. Yazarlar bunu, organizmaların hafızalarını bilişsel ve duygusal hedeflerine göre biçimlendirdiğinin bir göstergesi olarak yorumlar ve bu yetinin psikiyatrik kırılganlıkla ilişkisinin araştırıldığını belirtir. Olmuş bir olayı zihinde tekrar tekrar evirip çevirmenin nasıl bir döngüye dönüşebileceği Beyin Neden Geçmişi Kurcalar? yazısında ele alındı.
Beyin Nasıl Unutur?
Unutmanın işlevsel olduğunu söylemek için yalnızca yararlı sonuçlar yetmez; beynin unutmayı gerçekten düzenleyen mekanizmaları olup olmadığına da bakmak gerekir. Uzun süre unutma, anıların zamanla kendiliğinden solması, yani pasif bir bozulma olarak düşünüldü. Son yıllarda ise aktif unutma kavramı öne çıktı: Beynin, bazı anıları zayıflatan ya da onlara erişimi azaltan, kendi başına düzenlenen süreçleri olduğu fikri.
Sinapslar zayıflar, yeni nöronlar devreyi değiştirir
Anılar, sinir hücreleri arasındaki bağlantı noktaları olan sinapsların güçlenmesiyle kurulur. Richards ve Frankland (2017), bu bağlantıların zayıflatılmasını ve ortadan kaldırılmasını sağlayan çeşitli moleküler süreçleri derler. Meyve sineklerinde, solucanlarda ve kemirgenlerde yapılan çalışmalar, bu süreçlerin rastgele değil, belirli sinyal yollarıyla düzenlendiğini gösterir.
İkinci bir mekanizma, yetişkin beyninde de süren yeni nöron üretimidir. Akers ve arkadaşları (2014), hipokampusun bir bölgesinde yeni nöronların devreye katılmasının eski anıları aşındırabileceğini sınadı. Yetişkin farelerde, öğrenmeden sonra koşu ya da çeşitli ilaçlarla yeni nöron üretimi artırıldığında fareler korku anısını unuttu. Yeni nöron üretiminin çok yüksek olduğu bebek farelerde ise bu üretim azaltıldığında unutma azaldı. Hipokampustaki nöron üretimi büyük ölçüde doğumdan önce tamamlanan kobay ve degu gibi türlerin yavruları ise anılarını bir aya kadar koruyordu; ama onlarda yeni nöron üretimi artırıldığında unutma ortaya çıktı. Yazarlar bu bulguları, bebeklik dönemindeki hızlı nöron üretiminin çocukluk anılarını unutmamızla ilişkili olabileceği fikrine bağlar. Bu, hayvanlarda elde edilmiş güçlü bir bulgudur; insanların erken çocukluk anılarını neden hatırlamadığına dair tek ve kesin bir açıklama değildir.
Uyku sırasında yeniden dengeleme
Uykunun hafızadaki rolü de bu tartışmanın bir parçasıdır. "Sinaptik homeostaz hipotezi" adı verilen görüşe göre uyanıkken öğrenme sinapsları genel olarak güçlendirir; uyku ise bu güçlenmeyi dengeleyerek beynin yeniden öğrenmeye hazır hâle gelmesini sağlar. de Vivo ve arkadaşları (2017), fare beyninde 6.920 sinapsı elektron mikroskobuyla ölçtü ve uykudan sonra sinaps temas yüzeyinin uyanıklığa göre yaklaşık yüzde 18 küçüldüğünü buldu. Bu küçülme seçiciydi: büyük sinapsların bir bölümü küçülmeden etkilenmiyordu; yazarlar sinapsların büyük çoğunluğunu oluşturan daha zayıf ve değişken bağlantılarla daha güçlü ve kararlı olanları bu yolla ayırt eder. Bu, uykunun bütün bağlantıları değil, ağırlıkla daha zayıf olanları küçülttüğü fikriyle uyumludur.
Ancak bu hipotez tartışmalıdır. Nörobilimci Marcos Frank (2012), konuyu değerlendirdiği derlemesinde hipotezi "zarif bir fikir" olarak nitelemekle birlikte hücresel mekanizmalarının belirsiz, işlevsel öneminin ise bilinmediğini belirtir. Yani uykunun unutmaya katkısı makul bir aday olsa da, uykunun hafızadaki rolünün tamamı bu fikre indirgenemez.
Unutulan Silinir mi, Yoksa Kilitlenir mi?
Unutma tartışmasının en çarpıcı sorusu belki de şudur: Unuttuğumuz bilgi gerçekten yok mu oluyor, yoksa hâlâ bir yerde duruyor ama ona ulaşamıyor muyuz? Gündelik deneyim ikincisini düşündürür: Yıllardır aklımıza gelmeyen bir anı, bir koku ya da bir şarkıyla birden canlanabilir. Schacter'ın (1999) geçicilik ile tıkanma arasında yaptığı ayrım da, ulaşılamayan her bilginin kaybolmuş olmadığını hatırlatır.
Bu soruya deneysel bir yanıt, engram araştırmalarından geldi. Engram, bir anıyı kodlayan sinir hücresi topluluğuna verilen addır. Ryan ve arkadaşları (2015), farelerde öğrenme sırasında etkinleşen hücreleri işaretledi, ardından anının pekişmesini protein sentezini engelleyerek bozdu. Fareler doğal ipuçlarıyla anıyı hatırlayamıyordu; yani bu bir unutma, hatta bir amnezi durumuydu. Ama araştırmacılar işaretli hücreleri ışıkla etkinleştiren optogenetik bir yöntem kullandığında anı geri geldi. Yazarlar, anının saklanmasında engram hücreleri arasındaki bağlantı örüntüsünün önemli olduğunu, güçlenmiş sinapsların ise daha çok anının geri çağrılmasına yardım ettiğini öne sürdü.
Roy ve arkadaşları (2016) benzer bir yaklaşımı erken evre Alzheimer hastalığının fare modellerinde denedi. Bu fareler uzun süreli hafıza testlerinde doğal ipuçlarıyla başarısız oluyordu; ama engram hücreleri ışıkla etkinleştirildiğinde anılarını geri çağırabildiler. Yazarlar, bu modellerde sorunun anının saklanmasında değil, geri çağrılmasında olduğu sonucuna vardı. Bu sonuç bir fare modeline aittir ve insanlarda doğrudan uygulanabilecek bir yöntem anlamına gelmez; ama unutmanın en azından bazı biçimlerinin bir erişim sorunu olabileceğini gösterir.
Ryan ve Frankland (2022), bu bulgulardan yola çıkarak daha genel bir kuram önerdi. Trinity College Dublin'in duyurusuna göre yazarlar, anıların çoğu durumda saklı kaldığını ama devrelerdeki değişikliklerle engram hücrelerinin erişilebilir olmaktan çıktığını savunur. Bu değişimin hızı çevrenin koşullarına ve öngörülebilirliğine bağlı olduğu için yazarlar unutmayı bir tür öğrenme olarak görür: Beyin, çevreden aldığı geri bildirimle hangi anılara ne kadar kolay ulaşılacağını ayarlar. Yazarlar, Alzheimer gibi hastalıklarda bu doğal mekanizmaların bozularak patolojik bir hafıza kaybına yol açtığını düşündüklerini de belirtir. Bu, yazarların önerdiği yeni bir kuramdır; duyuruda da kesin bir sonuç olarak değil, bir görüş olarak sunulur.
Bu noktada bir gerilim ortaya çıkar. Richards ve Frankland'ın (2017) derlediği bazı mekanizmalar, sinapsların küçülmesi ya da tamamen ortadan kalkması gibi, bilginin fiziksel olarak silinmesine daha yakındır. Engram çalışmaları ise "silindi" sanılan bazı anıların erişilemez hâlde durduğunu gösterir. Bugünkü kanıt, unutmanın hem silme hem de kilitleme yoluyla gerçekleşebileceğini düşündürür; doğal unutmanın ne kadarının hangisi olduğu ise henüz yanıtlanmamış bir sorudur.
Bu tartışmanın gündelik hayattaki karşılığı önemlidir. Sağlıklı bir beyindeki unutma ile bunama gibi hastalıklarda görülen hafıza kaybı aynı şey değildir. İkincisinde unutma, işlevini yitirmiş bir süreçtir ve kişinin hayatını derinden etkiler. Ömür boyu biriken bilişsel kaynakların beyni hasara karşı nasıl koruyabileceği Zekânın Görünmeyen Mimarisi yazısında tartışıldı. Unutmanın işlevselliğinden söz ederken bu ayrımı akılda tutmak gerekir.
Dijital Çağda Unutmak: Telefonlar Belleğimizi Zayıflatıyor mu?
Unutma tartışması laboratuvarın dışında da sürüyor. Telefon numaralarını, randevuları ve hatta anılarımızı cihazlara emanet ettiğimiz bir çağda, sık sorulan bir soru şudur: Bu alışkanlık hafızamızı zayıflatıyor mu? Bu sorunun yanıtı, popüler anlatılardaki kadar net değildir.
Önce bir yanlış anlamayı ayıklamak gerekir. Richards ve Frankland'ın 2017'deki çalışması, sonraki yıllarda sosyal medyada "unutkan insanlar aslında daha zekidir" başlıklarıyla yayıldı. Bir doğruluk kontrolü sitesi olan Lead Stories'in incelemesi, bu iddianın birbirinden kopyalanan haberlerle giderek abartıldığını ve özgün makalenin unutkanlık ile zekâ arasında böyle bir ilişki kurmadığını gösterdi (Schenk, 2019). Makalenin söylediği, unutmanın sağlıklı bir hafıza sisteminin parçası olduğudur; unutkanlığın üstün zekâ işareti olduğu değil.
İkinci olarak, dijital araçların hafızaya etkisine dair en çok anılan çalışmalardan biri tartışmalı hâle geldi. Sparrow, Liu ve Wegner (2011), "Google etkileri" başlıklı çalışmalarında, bilginin silineceğini düşünen katılımcıların onu kaydedileceğini düşünenlerden daha iyi hatırladığını ve kaydedilen bilgide insanların içeriği değil, nerede saklandığını hatırlama eğiliminde olduğunu bildirmişti (Jarry, 2023). Ancak Nature ve Science dergilerinde yayımlanmış sosyal bilim deneylerini yeniden sınayan büyük bir projede (Camerer ve ark., 2018) bu çalışmanın ilk deneyi tekrarlanamadı. FORRT tekrarlama atlasının aktardığına göre yeni sonuçlar özgün sonuçla aynı yönde olsa da istatistiksel olarak anlamlı değildi. Jarry (2023), 2020'de bir Alman ekibinin de etkiyi bulamadığını, 2021'de yapılan bir başka çalışmanın ise kaydetme ve silmeyle ilgili sonucu yalnızca katılımcılar önce bir alıştırma yaptığında tekrarlayabildiğini aktarır. Aynı yazıya göre yaygın kullanılan "dijital amnezi" terimi de hakemli araştırmalardan değil, bir siber güvenlik şirketinin anketlerinden doğmuştur. Bu tablo etkinin hiç olmadığını kanıtlamaz; ama kesin bir bulgu gibi anlatılamayacağını gösterir.
Üçüncü olarak, bazı çalışmalar dijital emanetin bir yararı olabileceğini düşündürür. Storm ve Stone (2015), katılımcılardan arka arkaya iki kelime listesi çalışmalarını istedi. İlk listeyi bilgisayara kaydettiklerinde, ikinci listeyi kaydetmedikleri duruma göre daha iyi hatırladılar. Kaydetmenin güvenilmez olacağı söylendiğinde ise bu yarar ortadan kalktı. Yazarlar bunu, bilgiyi güvenilir bir dış kaynağa bırakmanın zihinsel kaynakları yeni bilgiye yönlendirmeye izin verdiği biçiminde yorumlar. Bu, bir anlamda bilinçli ve stratejik bir unutmadır: Neyi hatırlamak zorunda olmadığımızı bilmek, neyi öğreneceğimize yer açar. Storm, eski bilgiye erişimin azalmasının yeni fikir üretmeye ve problem çözmeye de yardım edebileceğini öne sürer; ancak bu, çalışmada sınanmış bir sonuç değil, yazarın ileri sürdüğü bir olasılıktır (Association for Psychological Science, t.y.). Ayrıca bu sonuçlar kısa süreli laboratuvar görevlerine aittir; yıllarca süren akıllı telefon kullanımının hafıza üzerindeki etkisi hakkında doğrudan bir şey söylemez.
Bu üç nokta birlikte okunduğunda dijital çağ tartışmasının iki uçta da abartıldığı görülür. Teknolojinin hafızayı çürüttüğü de, unutmanın kendiliğinden bir zekâ göstergesi olduğu da kanıtla desteklenmiş iddialar değildir. Daha savunulabilir olan, unutmanın bir denge meselesi olduğu ve bu dengenin artık yalnızca beynin içinde değil, kullandığımız araçlarla birlikte kurulduğudur.
Karşı Görüş: Unutmak Yetenek Değil, Bir Bedel midir?
Buraya kadar anlatılanlara yöneltilebilecek en güçlü itiraz şudur: Unutmanın yararları gerçek olabilir, ama bu onu bir "yetenek" yapmaz. Bu itirazın birkaç sağlam dayanağı vardır.
Birincisi, Schacter (1999) hafızanın kusurlarını bilinçli bir tasarımın ürünü olarak değil, genelde iyi çalışan özelliklerin yan ürünleri olarak görür. Unutma, işe yarayanı öne çıkaran bir sistemin kaçınılmaz bedeli olabilir; tıpkı bir arabanın hızlı gidebilmesinin yakıt tüketmeyi gerektirmesi gibi. Yakıt tüketimi arabanın yeteneği değildir. İkincisi, günlük hayattaki unutmanın önemli bir kısmının hiçbir yararı yok gibi görünür: Önemli bir randevuyu, ilacın saatini ya da bir sınavda gerçekten bildiğimiz bir bilgiyi unutmak bir kazanç değildir. Üçüncüsü, işlevsel unutmaya dair kanıtların büyük bölümü sinek, solucan ve kemirgen çalışmalarından gelir; Richards ve Frankland (2017) da alanı henüz yeni sayar ve unutmanın hesaplama avantajlarını doğrudan sınayan çalışmaların az olduğunu kabul eder. Son olarak engram çalışmaları, bazı unutma biçimlerinin bir silme değil bir erişim sorunu olduğunu gösterir; bu da "unutma yeteneği" yerine "geri çağırma zaafı" diye okunabilir.
Bu itiraz önemli bir noktada haklıdır: Her unutma işlevsel değildir ve unutmanın "en büyük yetenek" olduğu iddiası, mevcut kanıtın taşıyabileceğinden daha güçlü bir ifadedir. Unutmanın değeri, neyin, ne zaman ve ne kadar unutulduğuna bağlıdır.
Ama itiraz bir noktada yetersiz kalır. Unutma, yalnızca yıpranma gibi edilgen bir süreç olsaydı, beynin onu düzenleyen özel mekanizmalara sahip olmasını beklemezdik. Önceki bölümlerde görülen sinyal yolları, nöron üretimi, uykudaki seçici küçülme ve prefrontal denetim, unutmanın düzenlenen ve hedefe göre ayarlanabilen bir süreç olduğunu gösterir. Ayrıca olağanüstü hafızaya sahip insanlarda daha fazla hatırlamanın daha iyi bir genel hafıza ya da sahte anılara karşı koruma sağlamadığı görülür. Bu da "daha fazla hatırlamak her zaman daha iyidir" varsayımını zayıflatır. Engram bulguları bile unutmayı bir kusur olarak değil, erişimin çevreye göre ayarlanması olarak yorumlanmaya açıktır; ama bu yorumun kendisi henüz yeni önerilmiş bir kuramdır.
Unutmanın farklı yüzleri
Sonuç
Başta sorulan soruya dönersek: Unutmak beynin bir hatası mıdır? Mevcut kanıtın en makul okuması, hayır, en azından çoğu durumda değildir. Hafıza, geçmişi eksiksiz saklamak için değil, geleceğe dair iyi kararlar vermek için vardır ve bu iş, eskiyen, gereksiz ya da yanıltıcı bilginin bir kısmının bırakılmasını gerektirir. Beynin unutmayı düzenleyen mekanizmaları, olağanüstü hafızaya sahip kişilerin bile geçmişi yeniden kurduğunu gösteren bulgular ve unutmanın duyguları düzenlemedeki rolü bu okumayı destekler.
Ama unutmanın "en büyük yetenek" olduğunu söylemek bir adım fazladır. Unutma, ancak hatırlamayla birlikte anlam kazanır: Her şeyi tutan bir zihin ayrıntıda boğulur, her şeyi bırakan bir zihin ise yolunu kaybeder. Asıl yetenek, ikisi arasındaki ayardır: neyin kalıcı olacağına, neyin solacağına ve neyin şimdilik kilitli kalacağına karar veren bir denge. Bu hüküm, insanlarda unutma mekanizmaları engellendiğinde esneklik ve genellemede bir kayıp görülmediği ya da doğal unutmanın büyük ölçüde düzensiz bir yıpranma olduğu gösterilirse değişir. O zaman unutmayı bir yetenek olarak değil, katlandığımız bir bedel olarak görmek daha doğru olur.
Okura bırakılabilecek ayrım şudur: Bir ismi unuttuğunuzda yaşadığınız şey çoğu zaman sistemin arızası değil, onun öncelik sırası koymasıdır. Asıl soru, bu sıralamanın sizin önemsediklerinizle ne kadar örtüştüğüdür.
Kaynak ve Kapsam Notu
Unutmanın biyolojik mekanizmalarına dair bulguların büyük bölümü meyve sineği, solucan, fare ve diğer kemirgen çalışmalarından gelir; bu bulguların insana aktarımı yorum düzeyindedir. Ryan ve Frankland'ın (2022) kuramı, derlemenin tam metnine değil, yazarların bağlı olduğu üniversitenin duyurusuna dayanılarak aktarılmıştır. Borges'in öyküsü özgün metinden değil, öykünün yayımlanmış özetlerinden yararlanılarak anlatılmıştır; Anderson ve Schooler'ın yaklaşımı ise Schacter'ın (1999) aktarımıyla verilmiştir.
Kaynakça
Hafızanın amacı ve unutmanın işlevi
Anderson, M. C. ve Hulbert, J. C. (2021). Active forgetting: Adaptation of memory by prefrontal control. Annual Review of Psychology, 72(1), 1–36. doi:10.1146/annurev-psych-072720-094140
Murre, J. M. J. ve Dros, J. (2015). Replication and analysis of Ebbinghaus' forgetting curve. PLoS ONE, 10(7), e0120644. doi:10.1371/journal.pone.0120644
Nørby, S. (2015). Why forget? On the adaptive value of memory loss. Perspectives on Psychological Science, 10(5), 551–578. doi:10.1177/1745691615596787
Richards, B. A. ve Frankland, P. W. (2017). The persistence and transience of memory. Neuron, 94(6), 1071–1084. doi:10.1016/j.neuron.2017.04.037
Schacter, D. L. (1999). The seven sins of memory: Insights from psychology and cognitive neuroscience. American Psychologist, 54(3), 182–203. doi:10.1037/0003-066X.54.3.182
Olağanüstü hafıza ve kurgudaki karşılığı
Borges, J. L. (1944). Funes el memorioso. Ficciones içinde (Öykü; ilk yayın: La Nación, 1942).
LePort, A. K. R., Mattfeld, A. T., Dickinson-Anson, H., Fallon, J. H., Stark, C. E. L., Kruggel, F., Cahill, L. ve McGaugh, J. L. (2012). Behavioral and neuroanatomical investigation of Highly Superior Autobiographical Memory (HSAM). Neurobiology of Learning and Memory, 98(1), 78–92. doi:10.1016/j.nlm.2012.05.002
Parker, E. S., Cahill, L. ve McGaugh, J. L. (2006). A case of unusual autobiographical remembering. Neurocase, 12(1), 35–49. doi:10.1080/13554790500473680
Patihis, L., Frenda, S. J., LePort, A. K. R., Petersen, N., Nichols, R. M., Stark, C. E. L., McGaugh, J. L. ve Loftus, E. F. (2013). False memories in highly superior autobiographical memory individuals. Proceedings of the National Academy of Sciences, 110(52), 20947–20952. doi:10.1073/pnas.1314373110
Unutmanın biyolojisi
Akers, K. G., Martinez-Canabal, A., Restivo, L., Yiu, A. P., De Cristofaro, A., Hsiang, H. L., Wheeler, A. L., Guskjolen, A., Niibori, Y., Shoji, H., Ohira, K., Richards, B. A., Miyakawa, T., Josselyn, S. A. ve Frankland, P. W. (2014). Hippocampal neurogenesis regulates forgetting during adulthood and infancy. Science, 344(6184), 598–602. doi:10.1126/science.1248903
de Vivo, L., Bellesi, M., Marshall, W., Bushong, E. A., Ellisman, M. H., Tononi, G. ve Cirelli, C. (2017). Ultrastructural evidence for synaptic scaling across the wake/sleep cycle. Science, 355(6324), 507–510. doi:10.1126/science.aah5982
Frank, M. G. (2012). Erasing synapses in sleep: Is it time to be SHY? Neural Plasticity, 2012, 264378. doi:10.1155/2012/264378
Roy, D., Arons, A., Mitchell, T., Pignatelli di Spinazzola, M., Ryan, T. J. ve Tonegawa, S. (2016). Memory retrieval by activating engram cells in mouse models of early Alzheimer's disease. Nature, 531(7595), 508–512. doi:10.1038/nature17172
Ryan, T. J. ve Frankland, P. W. (2022). Forgetting as a form of adaptive engram cell plasticity. Nature Reviews Neuroscience, 23(3), 173–186. doi:10.1038/s41583-021-00548-3
Ryan, T. J., Roy, D., Pignatelli di Spinazzola, M., Arons, A. ve Tonegawa, S. (2015). Engram cells retain memory under retrograde amnesia. Science, 348(6238), 1007–1013. doi:10.1126/science.aaa5542
Trinity College Dublin (2022, 13 Ocak). Why do we forget? New theory proposes 'forgetting' is actually a form of learning. (Basın duyurusu). tcd.ie
Dijital çağ ve yanlış anlamalar
Association for Psychological Science (t.y.). Saving old information can boost memory for new information. (Basın duyurusu). psychologicalscience.org
Camerer, C. F., Dreber, A., Holzmeister, F., Ho, T.-H., Huber, J., Johannesson, M. ve ark. (2018). Evaluating the replicability of social science experiments in Nature and Science between 2010 and 2015. Nature Human Behaviour, 2(9), 637–644. doi:10.1038/s41562-018-0399-z
FORRT (t.y.). Google effects on memory: Cognitive consequences of having information at our fingertips. FLoRA Replication Atlas. forrt.org
Jarry, J. (2023, 24 Şubat). Digital amnesia has been exaggerated. McGill Office for Science and Society. mcgill.ca/oss
Schenk, M. (2019, 29 Mart). Fake news: Neuroscientists did NOT say your forgetfulness is a sign of extraordinary intelligence. Lead Stories. leadstories.com
Sparrow, B., Liu, J. ve Wegner, D. M. (2011). Google effects on memory: Cognitive consequences of having information at our fingertips. Science, 333(6043), 776–778. doi:10.1126/science.1207745
Storm, B. C. ve Stone, S. M. (2015). Saving-enhanced memory: The benefits of saving on the learning and remembering of new information. Psychological Science, 26(2), 182–188. doi:10.1177/0956797614559285
Bu soru, son yıllarda nörobilimden psikolojiye uzanan geniş bir tartışmanın merkezinde duruyor. Bir tarafta unutmayı, beynin değişen bir dünyada doğru kararlar verebilmesi için eski ve gereksiz bilgiyi ayıklayan düzenli bir mekanizma olarak görenler var. Öbür tarafta unutmanın büyük kısmının hâlâ bir kayıp olduğunu, işlevsel görünen yanlarının ise başka yeteneklerin yan ürünü olabileceğini hatırlatanlar. Bu yazının vardığı yanıt şu: Unutmak, beynin bir hatası olarak görülemeyecek kadar düzenli ve işlevseldir; ama tek başına "en büyük yetenek" de değildir. Asıl yetenek, neyin tutulup neyin bırakılacağını ayarlayan dengedir.
Bu yanıta ulaşmak için önce hafızanın ne işe yaradığına, sonra hiç unutmayan zihinlerin neye benzediğine bakacağız. Ardından beynin nasıl unuttuğunu, unutulan bilginin gerçekten silinip silinmediğini ve dijital çağda bu tartışmanın neden yeniden alevlendiğini ele alacağız.
Hafıza Bir Arşiv Değil, Bir Karar Aracıdır
Hafızayı arşiv gibi düşünmek doğaldır, çünkü günlük dilimiz de böyle konuşur: Bilgiyi "depolarız", "kaydederiz", "geri çağırırız". Nörobilimciler Blake Richards ve Paul Frankland (2017) bu benzetmeye itiraz eder. Onlara göre hafızanın amacı bilgiyi zaman içinde olabildiğince eksiksiz taşımak değil, karar vermeyi iyileştirmektir. Bu bakışla bir anı, geçmişin birebir kopyası değil, geçmişten çıkarılmış sadeleştirilmiş bir modeldir. Bir modelin değeri de her ayrıntıyı içermesinde değil, geleceği tahmin etmeye ne kadar yardım ettiğindedir.
Bu fikir yeni değildir. Psikolojide unutmanın en bilinen erken ölçümlerinden birini 19. yüzyılın sonunda Hermann Ebbinghaus yaptı: Anlamsız hece listeleri ezberledi, belli aralıklarla yeniden öğrendi ve ne kadar zaman kazandığını ölçtü. Murre ve Dros (2015) bu çalışmayı 20 dakikadan 31 güne uzanan aralıklarla yeniden yaptı ve Ebbinghaus'unkine benzer bir unutma eğrisi buldu: Unutma en çok öğrenmenin hemen ardından gerçekleşir, sonra giderek yavaşlar. İlginç bir ayrıntı olarak, 24 saatlik noktada beklenenden daha yüksek bir tutma görüldü; yazarlar bunun uykuyla ilgili olabileceğini, ama bu bağlantının henüz bu tür deneylerle kurulmadığını belirtir.
Unutmanın neden böyle bir eğri izlediğine dair etkili bir açıklama, psikolog Daniel Schacter'ın (1999) aktardığı "rasyonel analiz" yaklaşımından gelir. Anderson ve Schooler'ın geliştirdiği bu yaklaşıma göre hafıza, çevrenin istatistiğine uyum sağlar: Yakın zamanda ve sık kullanılan bilginin yeniden gerekme olasılığı daha yüksektir; uzun süre kullanılmayan bilgi ise giderek zayıflar. Gündelik bir örnekle: Bu sabah arabanızı park ettiğiniz yeri hatırlamanız gerekir; üç ay önce aynı otoparkta nereye park ettiğinizi hatırlamanız ise hem gereksizdir hem de yanıltıcıdır. İyi uyum sağlamış bir hafıza, en çok gerekecek olanı en erişilebilir hâlde tutar.
Her unutma aynı unutma değildir
Unutma tartışmasında sık yapılan bir hata, birbirinden çok farklı deneyimleri tek bir başlık altında toplamaktır. Schacter (1999), hafızanın kusurlarını yedi başlıkta sınıflandırır; bunların üçü doğrudan "unutma" diye yaşadığımız şeylerle ilgilidir. Geçicilik, bilginin zamanla daha az erişilebilir hâle gelmesidir. Dalgınlık, dikkatsiz ya da yüzeysel işleme nedeniyle bir şeyin baştan zayıf kaydedilmesi ya da yapılması planlanan bir işin unutulmasıdır. Tıkanma ise saklı olan bir bilgiye geçici olarak ulaşılamamasıdır; bir ismin "dilimizin ucunda" kalması bunun tipik örneğidir. Bu ayrım, girişteki örnekleri farklı bir ışıkta gösterir: Anahtarı nereye koyduğunu bilmemek çoğu zaman bir unutmadan çok, anahtarı bırakırken dikkatin başka yerde olmasıdır. Bir tanıdığın adının o an aklımıza gelmemesi ise bilginin kaybolması değil, ona giden yolun geçici olarak tıkanmasıdır. Bu yazıda unutmanın işlevi tartışılırken asıl kastedilen, birinci türdür: zamanla solma ve bunu düzenleyen süreçler.
Hiç Unutmayan Bir Zihin Nasıl Olurdu?
Unutmanın değerini anlamanın bir yolu, onun yokluğunu düşünmektir. Arjantinli yazar Jorge Luis Borges'in ilk kez 1942'de yayımlanan ve iki yıl sonra Ficciones adlı kitabına giren "Funes el memorioso" öyküsü tam olarak bunu yapar. Öyküde bir binicilik kazasından sonra Ireneo Funes her şeyi bütün ayrıntısıyla algılamaya ve hatırlamaya başlar: Belirli bir andaki bulutların biçimini bile unutmaz. Ancak Funes genel fikirler, kavramlar ve soyutlamalar kuramaz; dünyası sayısız ayrıntıdan oluşur ve uyuyamaz. Bu bir kurgudur, kanıt değildir. Yine de sorduğu soru gerçektir: Her ayrıntıyı tutan bir zihin, ayrıntıların ortak yanını görebilir mi?
Gerçek dünyada bu soruya en yakın veriler, olağanüstü hafızaya sahip kişilerden gelir. Richards ve Frankland (2017), Rus nöropsikolog Aleksandr Luria'nın incelediği, çok geniş bir hafızaya sahip olan ve genelleme yapmakta zorlanan "S." adlı hastadan söz eder. Ama yazarların da vurguladığı gibi bu, insanlardan gelen tek ve anekdot düzeyinde bir vakadır.
Daha sistemli bilgi, 2000'lerde tanımlanan üstün otobiyografik hafıza (İngilizce kısaltmasıyla HSAM) üzerine yapılan çalışmalardan gelir. Parker, Cahill ve McGaugh (2006), "AJ" olarak andıkları bir kadını tanımladı: AJ, kendisine bir tarih verildiğinde o gün ne yaptığını ve haftanın hangi günü olduğunu söyleyebiliyordu. Ancak araştırmacıların aktardığına göre AJ'nin hatırlaması kesintisiz, denetlenemez ve kendiliğindendi; zamanının büyük kısmını kendi geçmişini hatırlayarak geçiriyordu. Yani bu hafıza, sahibine yalnızca bir güç değil, bir yük de getiriyordu.
LePort ve arkadaşları (2012), HSAM'li on bir kişiyle yaptıkları çalışmada bu kişilerin kamusal ve kişisel olayları ve bunların tarihlerini kontrol grubundan çok daha iyi hatırladığını buldu. Ama standart laboratuvar hafıza testlerinin çoğunda performansları yaşıtlarından farklı değildi. Beyin görüntülemesinde bazı yapıların biçim olarak kontrol grubundan farklı olduğu görüldü; bu farkların hatırlamadaki rolü ise ayrıca araştırılması gereken bir sorudur. Olağanüstü olan, genel bir "süper hafıza" değil, kişinin kendi geçmişine dair özel bir hatırlama biçimiydi.
En öğretici bulgu ise Patihis ve arkadaşlarının (2013) çalışmasından geldi. Araştırmacılar, HSAM'li kişilerin sahte anılara karşı bağışık olup olmadığını sınadı. Sonuç beklenenin tersiydi: HSAM'li kişiler de sunulmamış kelimeleri gördüklerini sandılar ve olayların ardından verilen yanlış bilgiyle oluşan sahte anılar kontrol grubundan bile fazlaydı. Yazarlar, kolayca biçim değiştirebilen ve geçmişi yeniden kuran hatırlama mekanizmalarının, yaşanmış olayları hatırlamanın temelinde olabileceği sonucuna vardı. Bunun anlamı şudur: En olağanüstü hatırlayanlar bile geçmişi kaydetmez, yeniden kurar. Hafıza hiçbir zaman bir video kaydı gibi çalışmaz; unutmak da bu yeniden kurmanın doğal bir parçasıdır.
Unutmak Neden İşe Yarar?
Unutmanın yararlı olabileceğini söylemek, her unutmanın yararlı olduğunu söylemek değildir. Ama araştırmacılar, unutmanın belirli koşullarda açık işlevler gördüğünü gösteren üç ana alan üzerinde durur. Psikolog Simon Nørby (2015), bu alanları duyguları düzenleme, bilgi edinme ve bağlama uyum sağlama olarak özetler. Richards ve Frankland (2017) ise nörobiyolojik açıdan iki işlevi öne çıkarır: esneklik ve genelleme.
Eskiyen bilgiyi temizlemek
Dünya değişir: İş yeri taşınır, bir arkadaşın telefon numarası değişir, eskiden güvenli olan bir yol tehlikeli hâle gelir. Eski bilgi güçlü biçimde hafızada kalırsa, yeni bilgiyle yarışır ve hatalara yol açar. Psikolojide buna ileriye ket vurma denir: Eskiden öğrenilenin, yenisinin öğrenilmesini zorlaştırması. Ters yönde de bir tehlike vardır: Yeni öğrenme eskisinin üzerine yazabilir. Richards ve Frankland (2017), yapay sinir ağlarında "yıkıcı ket vurma" adı verilen bu sorunun ve eski bilginin yenisini engellemesinin her öğrenen ağın temel sorunları olduğunu vurgular. Bir hafıza sistemi bu iki tehlike arasında denge kurmak zorundadır.
Richards ve Frankland'ın (2017) derlediği hayvan deneyleri bu noktaya işaret eder. Rac adlı bir molekülün etkinliği nedeniyle daha hızlı unutan meyve sinekleri, koku ile elektrik şoku arasındaki ilişki tersine çevrildiğinde yeni kuralı daha iyi öğrendi. Beyinlerinde daha fazla yeni nöron oluşan fareler de su havuzundaki platformun yeri değiştirildiğinde yeni konumu daha verimli öğrendi. Yazarların aktardığı bir başka çalışmada, yeni nöron üretiminin yol açtığı unutma, eski öğrenmenin yenisini engellemesini azalttı. Bu bulgular, eski bilgiyi zayıflatmanın yeni bilgiye yer açabileceğini düşündürür. Ancak bunlar sinek ve kemirgen çalışmalarıdır; insandaki karşılıkları büyük ölçüde çıkarımdır.
Ayrıntıyı bırakıp özü tutmak
Unutmanın belki de en ilginç işlevi soyutlama ile ilgilidir. Bir çocuk "köpek" kavramını öğrenirken gördüğü her köpeğin rengini, boyunu ve havlayışını ayrı ayrı saklasaydı, yeni bir köpek gördüğünde onu tanımakta zorlanırdı. Kavram, ayrıntıların bir kısmının bırakılmasıyla oluşur. Nørby (2015) de unutmanın bilgi edinmeye, soyutlamaya ve becerilerin otomatikleşmesine katkı sağladığını vurgular.
Richards ve Frankland (2017) bu noktayı makine öğrenmesinden bir kavramla açıklar: aşırı uyum (overfitting). Bir yapay öğrenme sistemi eğitim verisinin her ayrıntısını ezberlerse, o verideki rastlantısal gürültüyü de öğrenir ve yeni durumlarda başarısız olur. Bunu önlemek için kullanılan yöntemlere düzenlileştirme (regularization) denir; bunlar modeldeki bağlantıları zayıflatmak, bazılarını silmek ya da sisteme gürültü eklemek gibi yollarla modeli sadeleştirir. Yazarlar, beyindeki sinaps zayıflaması, sinaps kaybı ve devrelerin yeniden düzenlenmesinin bu yöntemlerin biyolojik karşılıkları olabileceğini öne sürer. Gündelik bir benzetmeyle: Sınava yalnızca soru-cevapları ezberleyerek hazırlanan bir öğrenci, aynı soru farklı biçimde sorulduğunda zorlanır; konunun özünü kavrayan ise ayrıntıları unutsa bile yeni soruyu çözer.
Bu açıklamanın deneysel dayanağı henüz sınırlıdır. Richards ve Frankland'ın aktardığı bir kemirgen çalışmasında, sinapsların zayıflamasını sağlayan bir süreç engellendiğinde korku anısının zamanla genelleşmesi gerçekleşmedi. Bu, unutma ile genelleme arasındaki bağa işaret eder; ama yazarların kendisi de unutmanın hesaplama açısından avantajlarını doğrudan sınayan çalışmaların az olduğunu kabul eder. Bu yüzden unutmanın soyutlamaya hizmet ettiği fikri güçlü bir hipotezdir, kesinleşmiş bir bulgu değildir.
Duyguları düzenlemek
Unutmanın üçüncü işlevi daha tanıdıktır. Nørby (2015), olumsuz anılara erişimin zamanla azalmasının kötü duyguları hafiflettiğini ve iyi oluşa katkı sağladığını vurgular. Bunun tersini Schacter (1999) hafızanın "yedi günahı" arasında süreklilik adıyla tanımlar: İstenmeyen anıların, örneğin travmatik bir olayın, kişinin iradesine rağmen tekrar tekrar zihne gelmesi. Schacter'a göre travmatik anılar üzerine yapılan çalışmalar, unutamamanın bazen unutmaktan bile daha ağır sonuçlar doğurabildiğini gösterir.
Unutma bu alanda yalnızca kendiliğinden gerçekleşmez; kısmen yönlendirilebilir de. Anderson ve Hulbert (2021), beynin ön bölgesindeki prefrontal korteksin, hipokampus gibi hafıza bölgelerindeki etkinliği yukarıdan aşağıya, çoğunlukla bastırarak denetleyebildiğini gösteren araştırmaları derler. Bu denetim belirli anıları unutturabilir ve sağlıklı insanlarda kısa süreli, geniş bir hafıza zayıflamasına bile yol açabilir. Yazarlar bunu, organizmaların hafızalarını bilişsel ve duygusal hedeflerine göre biçimlendirdiğinin bir göstergesi olarak yorumlar ve bu yetinin psikiyatrik kırılganlıkla ilişkisinin araştırıldığını belirtir. Olmuş bir olayı zihinde tekrar tekrar evirip çevirmenin nasıl bir döngüye dönüşebileceği Beyin Neden Geçmişi Kurcalar? yazısında ele alındı.
Beyin Nasıl Unutur?
Unutmanın işlevsel olduğunu söylemek için yalnızca yararlı sonuçlar yetmez; beynin unutmayı gerçekten düzenleyen mekanizmaları olup olmadığına da bakmak gerekir. Uzun süre unutma, anıların zamanla kendiliğinden solması, yani pasif bir bozulma olarak düşünüldü. Son yıllarda ise aktif unutma kavramı öne çıktı: Beynin, bazı anıları zayıflatan ya da onlara erişimi azaltan, kendi başına düzenlenen süreçleri olduğu fikri.
Sinapslar zayıflar, yeni nöronlar devreyi değiştirir
Anılar, sinir hücreleri arasındaki bağlantı noktaları olan sinapsların güçlenmesiyle kurulur. Richards ve Frankland (2017), bu bağlantıların zayıflatılmasını ve ortadan kaldırılmasını sağlayan çeşitli moleküler süreçleri derler. Meyve sineklerinde, solucanlarda ve kemirgenlerde yapılan çalışmalar, bu süreçlerin rastgele değil, belirli sinyal yollarıyla düzenlendiğini gösterir.
İkinci bir mekanizma, yetişkin beyninde de süren yeni nöron üretimidir. Akers ve arkadaşları (2014), hipokampusun bir bölgesinde yeni nöronların devreye katılmasının eski anıları aşındırabileceğini sınadı. Yetişkin farelerde, öğrenmeden sonra koşu ya da çeşitli ilaçlarla yeni nöron üretimi artırıldığında fareler korku anısını unuttu. Yeni nöron üretiminin çok yüksek olduğu bebek farelerde ise bu üretim azaltıldığında unutma azaldı. Hipokampustaki nöron üretimi büyük ölçüde doğumdan önce tamamlanan kobay ve degu gibi türlerin yavruları ise anılarını bir aya kadar koruyordu; ama onlarda yeni nöron üretimi artırıldığında unutma ortaya çıktı. Yazarlar bu bulguları, bebeklik dönemindeki hızlı nöron üretiminin çocukluk anılarını unutmamızla ilişkili olabileceği fikrine bağlar. Bu, hayvanlarda elde edilmiş güçlü bir bulgudur; insanların erken çocukluk anılarını neden hatırlamadığına dair tek ve kesin bir açıklama değildir.
Uyku sırasında yeniden dengeleme
Uykunun hafızadaki rolü de bu tartışmanın bir parçasıdır. "Sinaptik homeostaz hipotezi" adı verilen görüşe göre uyanıkken öğrenme sinapsları genel olarak güçlendirir; uyku ise bu güçlenmeyi dengeleyerek beynin yeniden öğrenmeye hazır hâle gelmesini sağlar. de Vivo ve arkadaşları (2017), fare beyninde 6.920 sinapsı elektron mikroskobuyla ölçtü ve uykudan sonra sinaps temas yüzeyinin uyanıklığa göre yaklaşık yüzde 18 küçüldüğünü buldu. Bu küçülme seçiciydi: büyük sinapsların bir bölümü küçülmeden etkilenmiyordu; yazarlar sinapsların büyük çoğunluğunu oluşturan daha zayıf ve değişken bağlantılarla daha güçlü ve kararlı olanları bu yolla ayırt eder. Bu, uykunun bütün bağlantıları değil, ağırlıkla daha zayıf olanları küçülttüğü fikriyle uyumludur.
Ancak bu hipotez tartışmalıdır. Nörobilimci Marcos Frank (2012), konuyu değerlendirdiği derlemesinde hipotezi "zarif bir fikir" olarak nitelemekle birlikte hücresel mekanizmalarının belirsiz, işlevsel öneminin ise bilinmediğini belirtir. Yani uykunun unutmaya katkısı makul bir aday olsa da, uykunun hafızadaki rolünün tamamı bu fikre indirgenemez.
Unutulan Silinir mi, Yoksa Kilitlenir mi?
Unutma tartışmasının en çarpıcı sorusu belki de şudur: Unuttuğumuz bilgi gerçekten yok mu oluyor, yoksa hâlâ bir yerde duruyor ama ona ulaşamıyor muyuz? Gündelik deneyim ikincisini düşündürür: Yıllardır aklımıza gelmeyen bir anı, bir koku ya da bir şarkıyla birden canlanabilir. Schacter'ın (1999) geçicilik ile tıkanma arasında yaptığı ayrım da, ulaşılamayan her bilginin kaybolmuş olmadığını hatırlatır.
Bu soruya deneysel bir yanıt, engram araştırmalarından geldi. Engram, bir anıyı kodlayan sinir hücresi topluluğuna verilen addır. Ryan ve arkadaşları (2015), farelerde öğrenme sırasında etkinleşen hücreleri işaretledi, ardından anının pekişmesini protein sentezini engelleyerek bozdu. Fareler doğal ipuçlarıyla anıyı hatırlayamıyordu; yani bu bir unutma, hatta bir amnezi durumuydu. Ama araştırmacılar işaretli hücreleri ışıkla etkinleştiren optogenetik bir yöntem kullandığında anı geri geldi. Yazarlar, anının saklanmasında engram hücreleri arasındaki bağlantı örüntüsünün önemli olduğunu, güçlenmiş sinapsların ise daha çok anının geri çağrılmasına yardım ettiğini öne sürdü.
Roy ve arkadaşları (2016) benzer bir yaklaşımı erken evre Alzheimer hastalığının fare modellerinde denedi. Bu fareler uzun süreli hafıza testlerinde doğal ipuçlarıyla başarısız oluyordu; ama engram hücreleri ışıkla etkinleştirildiğinde anılarını geri çağırabildiler. Yazarlar, bu modellerde sorunun anının saklanmasında değil, geri çağrılmasında olduğu sonucuna vardı. Bu sonuç bir fare modeline aittir ve insanlarda doğrudan uygulanabilecek bir yöntem anlamına gelmez; ama unutmanın en azından bazı biçimlerinin bir erişim sorunu olabileceğini gösterir.
Ryan ve Frankland (2022), bu bulgulardan yola çıkarak daha genel bir kuram önerdi. Trinity College Dublin'in duyurusuna göre yazarlar, anıların çoğu durumda saklı kaldığını ama devrelerdeki değişikliklerle engram hücrelerinin erişilebilir olmaktan çıktığını savunur. Bu değişimin hızı çevrenin koşullarına ve öngörülebilirliğine bağlı olduğu için yazarlar unutmayı bir tür öğrenme olarak görür: Beyin, çevreden aldığı geri bildirimle hangi anılara ne kadar kolay ulaşılacağını ayarlar. Yazarlar, Alzheimer gibi hastalıklarda bu doğal mekanizmaların bozularak patolojik bir hafıza kaybına yol açtığını düşündüklerini de belirtir. Bu, yazarların önerdiği yeni bir kuramdır; duyuruda da kesin bir sonuç olarak değil, bir görüş olarak sunulur.
Bu noktada bir gerilim ortaya çıkar. Richards ve Frankland'ın (2017) derlediği bazı mekanizmalar, sinapsların küçülmesi ya da tamamen ortadan kalkması gibi, bilginin fiziksel olarak silinmesine daha yakındır. Engram çalışmaları ise "silindi" sanılan bazı anıların erişilemez hâlde durduğunu gösterir. Bugünkü kanıt, unutmanın hem silme hem de kilitleme yoluyla gerçekleşebileceğini düşündürür; doğal unutmanın ne kadarının hangisi olduğu ise henüz yanıtlanmamış bir sorudur.
Bu tartışmanın gündelik hayattaki karşılığı önemlidir. Sağlıklı bir beyindeki unutma ile bunama gibi hastalıklarda görülen hafıza kaybı aynı şey değildir. İkincisinde unutma, işlevini yitirmiş bir süreçtir ve kişinin hayatını derinden etkiler. Ömür boyu biriken bilişsel kaynakların beyni hasara karşı nasıl koruyabileceği Zekânın Görünmeyen Mimarisi yazısında tartışıldı. Unutmanın işlevselliğinden söz ederken bu ayrımı akılda tutmak gerekir.
Dijital Çağda Unutmak: Telefonlar Belleğimizi Zayıflatıyor mu?
Unutma tartışması laboratuvarın dışında da sürüyor. Telefon numaralarını, randevuları ve hatta anılarımızı cihazlara emanet ettiğimiz bir çağda, sık sorulan bir soru şudur: Bu alışkanlık hafızamızı zayıflatıyor mu? Bu sorunun yanıtı, popüler anlatılardaki kadar net değildir.
Önce bir yanlış anlamayı ayıklamak gerekir. Richards ve Frankland'ın 2017'deki çalışması, sonraki yıllarda sosyal medyada "unutkan insanlar aslında daha zekidir" başlıklarıyla yayıldı. Bir doğruluk kontrolü sitesi olan Lead Stories'in incelemesi, bu iddianın birbirinden kopyalanan haberlerle giderek abartıldığını ve özgün makalenin unutkanlık ile zekâ arasında böyle bir ilişki kurmadığını gösterdi (Schenk, 2019). Makalenin söylediği, unutmanın sağlıklı bir hafıza sisteminin parçası olduğudur; unutkanlığın üstün zekâ işareti olduğu değil.
İkinci olarak, dijital araçların hafızaya etkisine dair en çok anılan çalışmalardan biri tartışmalı hâle geldi. Sparrow, Liu ve Wegner (2011), "Google etkileri" başlıklı çalışmalarında, bilginin silineceğini düşünen katılımcıların onu kaydedileceğini düşünenlerden daha iyi hatırladığını ve kaydedilen bilgide insanların içeriği değil, nerede saklandığını hatırlama eğiliminde olduğunu bildirmişti (Jarry, 2023). Ancak Nature ve Science dergilerinde yayımlanmış sosyal bilim deneylerini yeniden sınayan büyük bir projede (Camerer ve ark., 2018) bu çalışmanın ilk deneyi tekrarlanamadı. FORRT tekrarlama atlasının aktardığına göre yeni sonuçlar özgün sonuçla aynı yönde olsa da istatistiksel olarak anlamlı değildi. Jarry (2023), 2020'de bir Alman ekibinin de etkiyi bulamadığını, 2021'de yapılan bir başka çalışmanın ise kaydetme ve silmeyle ilgili sonucu yalnızca katılımcılar önce bir alıştırma yaptığında tekrarlayabildiğini aktarır. Aynı yazıya göre yaygın kullanılan "dijital amnezi" terimi de hakemli araştırmalardan değil, bir siber güvenlik şirketinin anketlerinden doğmuştur. Bu tablo etkinin hiç olmadığını kanıtlamaz; ama kesin bir bulgu gibi anlatılamayacağını gösterir.
Üçüncü olarak, bazı çalışmalar dijital emanetin bir yararı olabileceğini düşündürür. Storm ve Stone (2015), katılımcılardan arka arkaya iki kelime listesi çalışmalarını istedi. İlk listeyi bilgisayara kaydettiklerinde, ikinci listeyi kaydetmedikleri duruma göre daha iyi hatırladılar. Kaydetmenin güvenilmez olacağı söylendiğinde ise bu yarar ortadan kalktı. Yazarlar bunu, bilgiyi güvenilir bir dış kaynağa bırakmanın zihinsel kaynakları yeni bilgiye yönlendirmeye izin verdiği biçiminde yorumlar. Bu, bir anlamda bilinçli ve stratejik bir unutmadır: Neyi hatırlamak zorunda olmadığımızı bilmek, neyi öğreneceğimize yer açar. Storm, eski bilgiye erişimin azalmasının yeni fikir üretmeye ve problem çözmeye de yardım edebileceğini öne sürer; ancak bu, çalışmada sınanmış bir sonuç değil, yazarın ileri sürdüğü bir olasılıktır (Association for Psychological Science, t.y.). Ayrıca bu sonuçlar kısa süreli laboratuvar görevlerine aittir; yıllarca süren akıllı telefon kullanımının hafıza üzerindeki etkisi hakkında doğrudan bir şey söylemez.
Bu üç nokta birlikte okunduğunda dijital çağ tartışmasının iki uçta da abartıldığı görülür. Teknolojinin hafızayı çürüttüğü de, unutmanın kendiliğinden bir zekâ göstergesi olduğu da kanıtla desteklenmiş iddialar değildir. Daha savunulabilir olan, unutmanın bir denge meselesi olduğu ve bu dengenin artık yalnızca beynin içinde değil, kullandığımız araçlarla birlikte kurulduğudur.
Karşı Görüş: Unutmak Yetenek Değil, Bir Bedel midir?
Buraya kadar anlatılanlara yöneltilebilecek en güçlü itiraz şudur: Unutmanın yararları gerçek olabilir, ama bu onu bir "yetenek" yapmaz. Bu itirazın birkaç sağlam dayanağı vardır.
Birincisi, Schacter (1999) hafızanın kusurlarını bilinçli bir tasarımın ürünü olarak değil, genelde iyi çalışan özelliklerin yan ürünleri olarak görür. Unutma, işe yarayanı öne çıkaran bir sistemin kaçınılmaz bedeli olabilir; tıpkı bir arabanın hızlı gidebilmesinin yakıt tüketmeyi gerektirmesi gibi. Yakıt tüketimi arabanın yeteneği değildir. İkincisi, günlük hayattaki unutmanın önemli bir kısmının hiçbir yararı yok gibi görünür: Önemli bir randevuyu, ilacın saatini ya da bir sınavda gerçekten bildiğimiz bir bilgiyi unutmak bir kazanç değildir. Üçüncüsü, işlevsel unutmaya dair kanıtların büyük bölümü sinek, solucan ve kemirgen çalışmalarından gelir; Richards ve Frankland (2017) da alanı henüz yeni sayar ve unutmanın hesaplama avantajlarını doğrudan sınayan çalışmaların az olduğunu kabul eder. Son olarak engram çalışmaları, bazı unutma biçimlerinin bir silme değil bir erişim sorunu olduğunu gösterir; bu da "unutma yeteneği" yerine "geri çağırma zaafı" diye okunabilir.
Bu itiraz önemli bir noktada haklıdır: Her unutma işlevsel değildir ve unutmanın "en büyük yetenek" olduğu iddiası, mevcut kanıtın taşıyabileceğinden daha güçlü bir ifadedir. Unutmanın değeri, neyin, ne zaman ve ne kadar unutulduğuna bağlıdır.
Ama itiraz bir noktada yetersiz kalır. Unutma, yalnızca yıpranma gibi edilgen bir süreç olsaydı, beynin onu düzenleyen özel mekanizmalara sahip olmasını beklemezdik. Önceki bölümlerde görülen sinyal yolları, nöron üretimi, uykudaki seçici küçülme ve prefrontal denetim, unutmanın düzenlenen ve hedefe göre ayarlanabilen bir süreç olduğunu gösterir. Ayrıca olağanüstü hafızaya sahip insanlarda daha fazla hatırlamanın daha iyi bir genel hafıza ya da sahte anılara karşı koruma sağlamadığı görülür. Bu da "daha fazla hatırlamak her zaman daha iyidir" varsayımını zayıflatır. Engram bulguları bile unutmayı bir kusur olarak değil, erişimin çevreye göre ayarlanması olarak yorumlanmaya açıktır; ama bu yorumun kendisi henüz yeni önerilmiş bir kuramdır.
Unutmanın farklı yüzleri
| Unutma biçimi | Nasıl işler? | Olası işlevi | Kanıtın durumu |
|---|---|---|---|
| Zamanla solma | Kullanılmayan bilgi, özellikle öğrenmenin hemen ardından hızla, sonra yavaşça zayıflar | Yeniden gerekme olasılığı düşük bilgiyi geri plana itmek | Unutma eğrisi insanda iyi belgelenmiş; işlev yorumu kuramsal |
| Sinaps zayıflaması | Sinir hücreleri arasındaki bağlantılar belirli sinyal yollarıyla zayıflar ya da kaybolur | Eskiyen bilgiyi temizlemek, aşırı uyumu önlemek | Büyük ölçüde sinek, solucan ve kemirgen çalışmaları |
| Yeni nöron üretimi | Hipokampusa katılan yeni nöronlar eski devreleri yeniden düzenler | Esneklik; çocukluk anılarının kaybıyla ilişkili olabilir | Fare, kobay ve degu çalışmaları; insanda doğrudan gösterilmedi |
| Uykuda dengeleme | Uyku sırasında zayıf sinapslar seçici biçimde küçülür | Ağı yeniden dengelemek | Farede yapısal kanıt var; hipotezin işlevi tartışmalı |
| Hedefe yönelik bastırma | Prefrontal korteks hafıza bölgelerindeki etkinliği bastırır | Duyguları düzenlemek, hataları azaltmak | İnsan ve hayvan çalışmalarını kapsayan derlemeler |
| Erişim kaybı | Anı saklı kalır ama engram hücrelerine ulaşılamaz | Erişimi çevreye göre ayarlamak; bazı durumlarda geri döndürülebilir | Fare optogenetik çalışmaları; genel kuram yeni önerildi |
| Hastalığa bağlı kayıp | Alzheimer gibi hastalıklarda hafıza süreçleri bozulur | İşlevsel değildir | Fare modellerinde geri çağırma sorunu gösterildi; insan için tedavi anlamına gelmez |
Sonuç
Başta sorulan soruya dönersek: Unutmak beynin bir hatası mıdır? Mevcut kanıtın en makul okuması, hayır, en azından çoğu durumda değildir. Hafıza, geçmişi eksiksiz saklamak için değil, geleceğe dair iyi kararlar vermek için vardır ve bu iş, eskiyen, gereksiz ya da yanıltıcı bilginin bir kısmının bırakılmasını gerektirir. Beynin unutmayı düzenleyen mekanizmaları, olağanüstü hafızaya sahip kişilerin bile geçmişi yeniden kurduğunu gösteren bulgular ve unutmanın duyguları düzenlemedeki rolü bu okumayı destekler.
Ama unutmanın "en büyük yetenek" olduğunu söylemek bir adım fazladır. Unutma, ancak hatırlamayla birlikte anlam kazanır: Her şeyi tutan bir zihin ayrıntıda boğulur, her şeyi bırakan bir zihin ise yolunu kaybeder. Asıl yetenek, ikisi arasındaki ayardır: neyin kalıcı olacağına, neyin solacağına ve neyin şimdilik kilitli kalacağına karar veren bir denge. Bu hüküm, insanlarda unutma mekanizmaları engellendiğinde esneklik ve genellemede bir kayıp görülmediği ya da doğal unutmanın büyük ölçüde düzensiz bir yıpranma olduğu gösterilirse değişir. O zaman unutmayı bir yetenek olarak değil, katlandığımız bir bedel olarak görmek daha doğru olur.
Okura bırakılabilecek ayrım şudur: Bir ismi unuttuğunuzda yaşadığınız şey çoğu zaman sistemin arızası değil, onun öncelik sırası koymasıdır. Asıl soru, bu sıralamanın sizin önemsediklerinizle ne kadar örtüştüğüdür.
Kaynak ve Kapsam Notu
Unutmanın biyolojik mekanizmalarına dair bulguların büyük bölümü meyve sineği, solucan, fare ve diğer kemirgen çalışmalarından gelir; bu bulguların insana aktarımı yorum düzeyindedir. Ryan ve Frankland'ın (2022) kuramı, derlemenin tam metnine değil, yazarların bağlı olduğu üniversitenin duyurusuna dayanılarak aktarılmıştır. Borges'in öyküsü özgün metinden değil, öykünün yayımlanmış özetlerinden yararlanılarak anlatılmıştır; Anderson ve Schooler'ın yaklaşımı ise Schacter'ın (1999) aktarımıyla verilmiştir.
Kaynakça
Hafızanın amacı ve unutmanın işlevi
Anderson, M. C. ve Hulbert, J. C. (2021). Active forgetting: Adaptation of memory by prefrontal control. Annual Review of Psychology, 72(1), 1–36. doi:10.1146/annurev-psych-072720-094140
Murre, J. M. J. ve Dros, J. (2015). Replication and analysis of Ebbinghaus' forgetting curve. PLoS ONE, 10(7), e0120644. doi:10.1371/journal.pone.0120644
Nørby, S. (2015). Why forget? On the adaptive value of memory loss. Perspectives on Psychological Science, 10(5), 551–578. doi:10.1177/1745691615596787
Richards, B. A. ve Frankland, P. W. (2017). The persistence and transience of memory. Neuron, 94(6), 1071–1084. doi:10.1016/j.neuron.2017.04.037
Schacter, D. L. (1999). The seven sins of memory: Insights from psychology and cognitive neuroscience. American Psychologist, 54(3), 182–203. doi:10.1037/0003-066X.54.3.182
Olağanüstü hafıza ve kurgudaki karşılığı
Borges, J. L. (1944). Funes el memorioso. Ficciones içinde (Öykü; ilk yayın: La Nación, 1942).
LePort, A. K. R., Mattfeld, A. T., Dickinson-Anson, H., Fallon, J. H., Stark, C. E. L., Kruggel, F., Cahill, L. ve McGaugh, J. L. (2012). Behavioral and neuroanatomical investigation of Highly Superior Autobiographical Memory (HSAM). Neurobiology of Learning and Memory, 98(1), 78–92. doi:10.1016/j.nlm.2012.05.002
Parker, E. S., Cahill, L. ve McGaugh, J. L. (2006). A case of unusual autobiographical remembering. Neurocase, 12(1), 35–49. doi:10.1080/13554790500473680
Patihis, L., Frenda, S. J., LePort, A. K. R., Petersen, N., Nichols, R. M., Stark, C. E. L., McGaugh, J. L. ve Loftus, E. F. (2013). False memories in highly superior autobiographical memory individuals. Proceedings of the National Academy of Sciences, 110(52), 20947–20952. doi:10.1073/pnas.1314373110
Unutmanın biyolojisi
Akers, K. G., Martinez-Canabal, A., Restivo, L., Yiu, A. P., De Cristofaro, A., Hsiang, H. L., Wheeler, A. L., Guskjolen, A., Niibori, Y., Shoji, H., Ohira, K., Richards, B. A., Miyakawa, T., Josselyn, S. A. ve Frankland, P. W. (2014). Hippocampal neurogenesis regulates forgetting during adulthood and infancy. Science, 344(6184), 598–602. doi:10.1126/science.1248903
de Vivo, L., Bellesi, M., Marshall, W., Bushong, E. A., Ellisman, M. H., Tononi, G. ve Cirelli, C. (2017). Ultrastructural evidence for synaptic scaling across the wake/sleep cycle. Science, 355(6324), 507–510. doi:10.1126/science.aah5982
Frank, M. G. (2012). Erasing synapses in sleep: Is it time to be SHY? Neural Plasticity, 2012, 264378. doi:10.1155/2012/264378
Roy, D., Arons, A., Mitchell, T., Pignatelli di Spinazzola, M., Ryan, T. J. ve Tonegawa, S. (2016). Memory retrieval by activating engram cells in mouse models of early Alzheimer's disease. Nature, 531(7595), 508–512. doi:10.1038/nature17172
Ryan, T. J. ve Frankland, P. W. (2022). Forgetting as a form of adaptive engram cell plasticity. Nature Reviews Neuroscience, 23(3), 173–186. doi:10.1038/s41583-021-00548-3
Ryan, T. J., Roy, D., Pignatelli di Spinazzola, M., Arons, A. ve Tonegawa, S. (2015). Engram cells retain memory under retrograde amnesia. Science, 348(6238), 1007–1013. doi:10.1126/science.aaa5542
Trinity College Dublin (2022, 13 Ocak). Why do we forget? New theory proposes 'forgetting' is actually a form of learning. (Basın duyurusu). tcd.ie
Dijital çağ ve yanlış anlamalar
Association for Psychological Science (t.y.). Saving old information can boost memory for new information. (Basın duyurusu). psychologicalscience.org
Camerer, C. F., Dreber, A., Holzmeister, F., Ho, T.-H., Huber, J., Johannesson, M. ve ark. (2018). Evaluating the replicability of social science experiments in Nature and Science between 2010 and 2015. Nature Human Behaviour, 2(9), 637–644. doi:10.1038/s41562-018-0399-z
FORRT (t.y.). Google effects on memory: Cognitive consequences of having information at our fingertips. FLoRA Replication Atlas. forrt.org
Jarry, J. (2023, 24 Şubat). Digital amnesia has been exaggerated. McGill Office for Science and Society. mcgill.ca/oss
Schenk, M. (2019, 29 Mart). Fake news: Neuroscientists did NOT say your forgetfulness is a sign of extraordinary intelligence. Lead Stories. leadstories.com
Sparrow, B., Liu, J. ve Wegner, D. M. (2011). Google effects on memory: Cognitive consequences of having information at our fingertips. Science, 333(6043), 776–778. doi:10.1126/science.1207745
Storm, B. C. ve Stone, S. M. (2015). Saving-enhanced memory: The benefits of saving on the learning and remembering of new information. Psychological Science, 26(2), 182–188. doi:10.1177/0956797614559285


